ANASAYFA FELSEFE ANTOLOJİ YAZILAR LİNKLER İLETİŞİM
Anasayfa »
Antoloji »
Yazılar »
Linkler »
İletişim »
 
Felsefe » » » »
 
Felsefe Tarihi
Bilimlerin Yükselişi
 
 Felsefe Okumaları
 
  Doğa Bilimlerinin Yükselişi
  Biyolojik Bilimler
   


Yeni astronomi ve fiziğin nasıl da daha önceki akademik geleneklerle, iç çatışma ve felsefe ile, ilahiyattaki kurulu fikir ve ilgilerle ihtilaf sonucunda ortaya çıktığını görmüş olduk. Bunlar teorik ve kurumsal seviyede eş zamanlı olarak yer almıştır. Bununla birlikte Orta Çağ'ın sonundan itibaren üniversite geleneğinde ilahiyat, hukuk ve tipti yüksek öğrenimi teşkil eden ve akademik meslek­lerin öncülüğünü yapan. Yeni çağa geçiş esnasında bu disiplinlerin içerisinde de iç gelişmeler ve çatışmalar vardı. İlahiyatta kökleri nominalist anlayışlara kadar giden (doğrudan Luther'e ve dolaylı olarak Ockham'a) reform hareketle­ri vardı. Hukukta yasal kurumlar için daha seküler siyasal yapılar ve çeşitli sözleşme teorisi versiyonları ile doğal hukuk teorisi tartışmaları, Althusius ve Grotius, Hobbes ve Locke'tan Aydınlanma ve insan hakları bildirgesine (Kuzey Amerika ve Fransa'da) kadar süren tartışmalar vardı. Tıpta, diğerlerinin yanı sıra, mesela 17. yy.ın ilk yarısında Harvey'in kan dolaşımı teorisinin oluşturduğu modern, bilimsel bir perspektife geçiş yaşanıyordu. Tıbbı, başlangıç noktamız alarak biyolojik bilimlerin içerisindeki gelişmelere bakacağız.

Fakat şunu not etmek uygun olabilir ki; zamanın üç yüksek öğrenim disipli­ni de- ilahiyat, hukuk ve tıp normatif ve yorumsamacı disiplinlerdi: İlahiyat Kutsal Metinleri, hukuk kanun ve yasal işleri, tıp ise hastalığı yorumluyordu. İlahiyat için normatif olan şey, vahiyde, hukuk için doğa kanunu ve yazılı ka­nunda, tıp için sağlık ve uzun yaşamı geliştirme fikrinde bulunuyordu.

Mekanik dünya görüşünden esinlenerek tıp da mekanik açıklamaların peşine düştü. Geleneksel Aristocu biyolojik olgular görüşü ve yeni Galileo - Newtoncu bilim ideali arasında bir çatışma gelişti.

Paracelsus (1493-1541) Theophrastus Bombastus von Hohenheim diye de bilinir-, İsveçli bir doktor ve bilim adamıydı. Aslında hâlâ Hippokrates ve Galen ile de bağlantılı olan Aristo geleneğinin içindeydi: Hastalık vücuttaki temel ele­mentlerin bir dengesizliğiydi. Paracelsus'a göre bu temel elementler tuz, sülfür ve cıva idi; burada zamanının simyacı geleneğiyle birleşiyordu. Bugün bizim için O'nun eleştirel olmayan spekülasyonlarını göstermek kolay iştir. Yine de simyacılar, laboratuar tekniklerinin gelişmesiyle birlikte, kimyanın ortaya çıkı­şında esaslarının belirlenmesi sürecinde rol almışlardır. Bu nedenle doktor Paracelsus, belirli hastalıkları iyileştirmek için otlarda özel muhteva da arıyordu. Bu araştırmada verimli bir bilimsel metodun izlerini buluruz, hangi muhtevanın ne tür sonuç vereceğine ilişkin sıklıkla oldukça fantastik fikirleri olsa da. Pahracelsus'un, daha yoruma dayalı tıbba olan eğilimin aksine (bu tıp anlayışında doktorlar hastalıkları iyileştirmeye değil de anlamaya ve açıklamaya daha faz­la vurgu yaparlar) tıbbî uygulama ve deneyimi vurgulamış olması anlamında, Hipokrat tıp geleneğinin bir örneği olduğu söylenebilir. Bununla birlikte tıp mesleğinin sınırları muğlaktır. Bu nedenledir ki ameliyatlar büyük ölçüde dok­torlar değil "berberler" tarafından yapılıyordu.

Tıbbın bir bilime dönüşümü yeni fiziğin ve nihayet yeni kimyanın etkisi altında oldu ve bu süreç 19. yy.da ivme kazandı. Fakat bu süreç yenilenmiş anatomi ve fizyoloji bilgisi gerektiriyordu. Bu insan teşrih ve tetkiki üzerindeki yasağın kaldırılmak zorunda olduğu böylece doktorların antikitenin mirasından (istifade edilebileceği anlamına geliyordu. Burada Andreas Vesalius'tan da ,0514-1564) bahsetmek zorunda olmakla beraber Leonardo da Vinci (1452-J.JS19), teşrih yoluyla anatomik araştırmada bir öncüydü.

William Harvey (1578-1657) incelemeleri devrimsel bir kavram olan kan dolaşımıyla sonuçlanan bir İngiliz anatomisiydi. Harvey kalp-damar sistemi içinde kalbi, bir pompa işlevi gördüğü kapalı bir sistem olarak görüyordu. Bu parlak mekanik - nedensel açıklama kalbin yok olup tekrar yaratıldığını öngören önceki teoriden çok çok daha iyiydi. Böylece tıp bir taraftan anatominin bir taraf­tan da fizik ve kimyanın gelişmesiyle uyumlu olarak yavaş yavaş bilimsel bir di­siplin olarak şekillendi.

Aristo ve Galileo-Newton perspektifleri arasındaki ihtilaf, vitalizm ve biyolojik bilimlere ilişkin mekanik görüş arasındaki tezatta ifadesini buldu: Organik (yaşayan) doğanın bütün yönleri yeni fizik bilimlerinde gördüğümüz aynı mekanik ve materyalist kavramlarla anlaşılabilir mi, ya da biyolojik disiplinler yaşamın süreçlerini kavramak üzere eşsiz kavramlara mı ihtiyaç hisseder? Sonrakini iddia edenlere genellikle "vitalistler" ve bunu inkar edenlere de sık sık "in­dirgemeciler" adı verilir. İndirgemeciler (reductionistfer) yaşam süreçlerini inorganik doğanın olgularıyla aynı biçimde açıklamaya çalışırlar; sonuçta biyolojiyi fiziğe indirgerler (bkz. Bölüm 8, Hobbes'ta İndirgeme Problemi). Şu halde biyolojide Aristocular vitalist, Galileo-Newton görüşünün taraftarları da indir­gemecidirler.

Tıp pratiğinde bir doktor aynı zamanda hem hastayı bilimsel olarak incele­meli hem de onun öz-imajı ve toplumsal durumunu göz önünde bulundurmalı­dır. Mesela, mekanik perspektifin tüm tıbbi problemler için yeterli olduğu görüşünü reddedebilir fakat yine de mekanik perspektifi biyolojik olguların bilimsel açıklamaları için korumaya devam edebiliriz. Şöylece akıl yürütebiliriz: As­lında yaşayan bir beden olarak tamamen bedenimizin eşsiz deneyimine sahi­biz. Cinselliklerini sadece biyokimyasal kavramlarla anlayanlar delidirler. Burada psikosomatik süreçlerin tanınmasını görüyoruz. Fakat soru geçerlidir: Hangi gözlem ya da bilimsel açıklamalar biyolojik disiplinlerde farklı olmalıdır?

Bu ihtilaf, yoğunluğunun birazını yitirdi; lakin evrim ya da holistik tıpta iliş­kili olarak insanın doğası hakkındaki tartışmalarda benzer problemler ortaya çıkabilir. Belirli ölçüde aynı yargı, ekolojiyle ilgili tartışmada da geçerlidir..