| |
Bu yıl 23 Nisan'da Bülent Arınç'ın başlattığı “laiklik tanımı” üzerine tartışma devam ediyor. Adlî Yıl Açış Konuşması'nda Yargıtay Başkanı “laiklik tanımı” konusunda düşüncelerini, “yargı adına” açıkladı.
Alışılmadık bir cümle hafızalara yerleşti: “Laikliğin koruyucusu yargıdır.” Yargıtay Başkanı'nın laiklik tanımına itiraz, kendisini laikliğin “gerçek koruyucusu” olarak ilan eden Silahlı Kuvvetler'in içinden, Kara Ordumuzun başında bulunan General'den geldi. İlker Başbuğ'un, Harp Okulu'nun açılışında yaptığı konuşmanın büyük bir kısmı, Yargıtay Başkanı'na yönelik bir polemik niteliği taşıyor.
Başbuğ, Yargıtay Başkanı'nın yaptığı tanımı bütünüyle sorgularken, Yargıtay'ın bu konudaki otoritesini de reddediyor; kaynak olarak ancak Anayasa Mahkemesi'nin yaptığı yorumlara müracaat edilebileceğini ileri sürüyor. Tanım konusundaki tartışma, entelektüel bir arayış olsa ilgi ile takip edebiliriz. Kara Ordusu'nun komutanı, bu tanımlama ve vardığı sonuçlardan ayrıca bir görev çıkartıyor. Ulaştığı tanımın çizdiği çerçeveye göre sivil toplumu ve devlet kuruluşlarını ayağa kalkmaya davet ediyor. Her şeyden önce emrindeki silahlı güce, kendi tanımına göre görev veriyor.
Karşımıza hangi tanımı tercih edeceğiz sorusundan daha önemli bir sorun çıkıyor. İlker Başbuğ, Yargıtay Başkanı'nın tanımına ve çizdiği hukukî çerçeveye göre aleni bir “laiklik suçu” işliyor.
Yargıtay Başkanı, Anayasa'nın 10. maddesindeki ifadeyi, evrensel olarak dünyanın her yerinde olduğu üzere laiklik tanımının merkezine yerleştiriyor. Bu madde herkesi, “... felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” kılıyor. Başbuğ, konuşmasında bu ilkeyi ihlal ediyor. Atatürk'ün düşünceleri ile ilgili kendi öznel yorumunu yaptıktan sonra, rasyonalizm ve pozitivizm gibi felsefî düşüncelerin, bu düşünceye mensup düşünürlerden örnekler vererek savunmasına girişiyor. Gerçekte bu felsefî ekoller büyük ölçüde 20. yüzyıla geçmeyi bile başaramamış, değişime ve dönüşüme uğramış ekollerdir. Başbuğ'un önemsediği “İlim ve fenni rehber edinmek”, bugün ilim ve fennin de terk ettiği bir prensiptir. Bu düşünceleri vülger haliyle savunmak, din karşıtlığını savunmak demektir. Tekrarlıyorum, bugün rasyonalizm veya pozitivizm modası geçmiş, bilimsel olarak öncülleri kuşkulu felsefî ekoller olarak yine felsefeciler tarafından tartışılmaktadır. Kara Kuvvetleri Komutanı'nın yeni düşünceleri izleyemediği için, felsefe dünyası açısından modası geçmiş düşünceleri savunmasını anlayışla karşılayabiliriz. Ancak kalkıp da bize bu düşünceleri silah zoruyla tek ve evrensel hakikat olarak benimsetmeye kalkarsa, ortaya dogmalara esir edilmiş bir toplum çıkar.
Başbuğ, konuşmasında, Türk Devrimi'ni, bu arada laikliği askerin koruduğunu vurguluyor. Laikliği “pozitivizm” olarak tanımlayan, böylelikle felsefî inançlara göre vatandaşlar arasında ayrımcılığı teşvik ve telkin eden bir komutanın iş başında olduğu bir ülkede 10. madde, dolayısıyla Yargıtay Başkanı'na göre laiklik silahlı bir tehditle karşı karşıya demektir.
“Akla ve fenne” uygun olanı şudur: Laikliğin tanımını mesleği asker olan biri değil, yargıçlar yapar. Laikliği, emrinde ordu olanlar değil, yargı korur. Bu şu anlama gelir: Toplumu lüzumsuz tartışmalardan ve gerginliklerden korumak için bağımsız yargı, tanımını yapar, çerçevesini çizer, suçları belirler ve delillere göre kararını verir. Görüldüğü üzere, ilkel pozitivizmi laiklik zanneden biri laikliği korumaya kalktığı zaman o toplum geri kalır. Derdiniz laikliği korumak değil, toplumu askerî vesayet altında tutmak ise o zaman “akla ve fenne” uygun daha makul gerekçeler bulunmalıdır.
Medenî bir toplumda, çağdaş bir ülkede hukukun çizdiği sınırların dışına kimse çıkamaz. Bir general, Yargıtay Başkanı ile polemiğe girerek laiklik tanımı yapmaya kalkamaz. Elinde silah bulunanların verdiği hüküm daha değerli tutuluyor ise o ülke sırf bu yüzden adam olamaz.
28 09 2006
[
Zaman
]
Mümtaz`er Türköne |