| |
'Montesquieu'nun, Voltaire'in çocukları bunu nasıl yapar?'mış. 'Fransızlar Voltaire'in, Türkler Mevlana'nın çocukları' kafasında olan 'çiçek çocukları'nın dünyada olan biteni kavrama imkânı yok. Dahası, bu bakış aslında naif ve masum da değil.
Voltaire ve Montesquieu gibi Aydınlanma filozoflarının aynı zamanda oryantalist bakışın temsilcileri olması ve iyi örnek olmadıkları meselesini bir yana bırakalım. Ne Fransa, ne genelde Batı medeniyeti, özgürlükçü düşünceden ibaret, ne de Osmanlı dönemi baştan aşağı tarihin pespembe bir sayfası. Batı medeniyeti özgürlükçü düşüncenin olduğu kadar, sömürgeciliğin, katliamların, kanlı hesaplaşmaların ürünü. Benzer bir şekilde, Osmanlı tarihi, hem büyük bir kültür ve medeniyetin ama aynı zamanda baskının, zulmün tarihi. İnsanlık tarihinin iki yüzü var, bunlardan birini inkâr ederek kimsenin kimseye söyleyecek fazla şeyi yok. İnsanlık tarihini ancak, tarihin bu iki yüzünü birlikte görenler sorgulayabilir, o veya bu millet, mezhep, grup mensupları değil.
Fransa'nın, Ermeni soykırımını inkâr edenleri cezalandırmayı öngören ve bugün meclise sunacağı yasa tasarısından söz ediyorum. Bu Fransızlar, Türkler ve Ermeniler arası bir hesaplaşma değil. Fransa'nın AB içindeki iktidar mücadelesiyle, Batı emperyalizminin kendi içindeki iktidar mücadeleleri ve tüm dünyada giriştiği yeni kuşatma harekâtıyla ilgili bir mesele. Ve nihayet, Batı'nın zenginler kulübüne arka kapıdan girmeye çalışan bir bölge gücü olan Türkiye ile ilişkilerine dair bir mesele. Ne aklı, ne akıl tutulması? Akıl tutulması, bunlardan habersiz olmak veya habersiz görünmeye çalışmak.
Bakın, Lübnan Ermenileri, Türklerin BM gücüne asker göndermesine karşı çıktılar, Fransa onları dinledi mi? AB içindeki iç cepheleşmeler, AB'nin İsrail'i kınaması yönünde bir tartışma ve sonuç yarattı mı? Yani bu bir Ermeni muhabbeti veya 'AB'nin yaramaz çocuğu Fransa'nın bir çılgınlığı' meselesi değil. Tarihte de hiç öyle olmadı. Hıristiyan bir azınlık olan Ermeniler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasını paylaşmaya girişen Batılı emperyal güçlerden kapanın elinde kaldı. Misyoner faaliyeteri ile bir kısmı mezheplerini değiştirdi, yaşadıkları toplumla bağları koptu, milliyetçi kışkırtmalarla isyan ettikleri Osmanlı tarafından cezalandırıldılar ve nihayetinde Birinci Dünya Savaşı'nın kanlı hesaplaşmaları içinde canlarından, mallarından oldular, topraklarından kovuldular. Emperyalist hesaplar, hesaplaşmalar hep güçsüzler, onların zaafları üzerinden yürütülür. Şimdi de aynı şey oluyor, orta güçte bir devlet, tarihi bir husumet, bir zaaf alanı üzerinden terbiye edilmeye çalışılıyor. Türkiye, fiyatı ne olursa olsun Batı'nın zenginler kulübünün kapısını bu kadar zorladığı sürece, ne geçmişiyle, ne hiçbir şeyle barışması, sağlıklı bir ilişki kurması imkânsız. Batı tarafından terslenince, Cezayir'i hatırlamak/hatırlatmak gibi taktikler, gittiğimiz yolun ne kadar sahte, ikiyüzlülük taşlarıyla döşendiğinin en iyi göstergesi.
Neresinden baksanız ikiyüzlülük taşan bu tartışmanın neresinden tutacağız? 'Batı medeniyeti bu mu?' ikiyüzlü bir soru, 'Batı'ya rağmen Batı medeniyetine sahip çıkalım' başka bir ikiyüzlülük. 'Onlar kendi yaptığına baksın' laf değil. Bu öyle bir konu ki, 'Peki ne oldu düşünce özgürlüğüne, bu yasa düşünce özgürlüğüne karşı değil mi?' itirazı çok naif kalıyor. 11 Eylül'den bu yana, Batı ülkelerinde, İslamcılara ilişkin olarak, 'düşünce özgürlüğüne kısıtlama getirilebilir mi?' tartışılıyor. Birçok kişisel özgürlük, 'terör' gerekçesiyle kısıtlandı, haberimiz var mı? 'Bize dokunmayan Batı medeniyeti bin yıl yaşasın' kafası ile mi Batı'yla tartışacağız?
Dünya yansa kendi bir avuç samanımızdan başka derdimiz olmayacak, iş bize dönünce bozum olacağız, ne yazık ki Türkiye'nin şimdilik ufku bu kadar. Ufku bu kadar olanın başına daha neler gelir, göreceğiz.
12 10 2006
[
Radikal
]
Nuray MERT |