|
Atıf Yılmaz'ın "Hayallerim, Aşkım ve Ben" (İstanbul, 1991) adlı anılarında yer alan şu pasajı dikkatle okumanızı öneririm:
- "Hâla farklı kültür birikimlerinden kaynaklanan, genel bir Doğu-Batı farklılığından söz edilebilir sanıyorum: Batı'nın dramatik sanatlarına karşın Doğu'nun lirizmi. Batı'nın yapısal sanatlarının yanında Doğu'nun daha çok detaya, nüansa inen sanatları. Felsefe'ye karşı Hikmet. Batı'da, bireyin oluşmasıyla gelişen psikoloji; Doğu toplumlarında bir dereceye kadar varlığını koruyan kollektif psikoloji, ortak davranış biçimleri. Bunun sonucu olarak seyirlik sanatlara yansıyan üç boyutlu karakterler ve iki boyutlu tiplemeler... Bir öyküyü daha çok olaylarla anlatmak ya da psikolojisiyle anlatmak...
Bilimsel bir araştırmayla değil, sinema yaparken gözlediklerimle, deneylerimle bu farklılıkların hâlâ var olduğunu ve böyle bir farklılık varsa, yaptığımız sinemanın da yerel kültür birikimimizle beslenen farklı bir sinema olması gerektiğini düşünüyorum.
Bütün bu düşündüklerim, beni, çoğunluğu temsil eden bir sürü sanatçı, sinemacı arkadaşımın aksine, evrensel olabilmek için, belki de ilk koşulun yerel olmaktan geçmesi gerektiği noktasına getiriyor. (...) "Evrensel sanat yapıyoruz" sözlerinin bana, fazla geçerliliği olmayan boş laflar gibi geldiğini söylemeliyim. (s. 127-128)
Kişisel yetenekleri bir yana, toplumsal aidiyetlerinin kendilerine kazandırdığı hususiyet ve hassasiyetleri nazar-ı itibara almaksızın, sanırım ne Rus Andrey Tarkovski'nin (öl. 1932-1986), ne İtalyan Federico Fellini'nin (1920-1993), ne de Japon Akira Kurosawa'nın (1910-1998) filmlerini lâyıkıyla yorumlamak mümkündür. Tartışmaya gerek bile yok: Roma olmasaydı, Fellini de olmazdı. Aynı şekilde Kurosawa'nın sanatında, değil sadece Japonluğunun, Samuray köklerinin dahi ciddi katkısı vardır.
Atıf Yılmaz'ın sözünü ettiği Doğu'ya ve Batı'ya ilişkin farklılıklar, aidiyet ve mensubiyet duygularından kaynaklanan farklılıklardır; yani yerin ve yörenin mümkün kıldığı farklılıklar... Oysa yanlış kullanımına bağlı kalarak söylemek gerekirse "evren'e ait olan"ın (evrenselin), kendine özgü bir farklılığı yoktur. Farklılığın olmadığı yerde, sanat da olmaz! Sanat'ın ve dolayısıyla duyguların, son tahlilde, farklılığa ve farklılığın ise kendisini ortaya çıkaracak bir geçmişe, bir geleneğe, bir tecrübe birikimine ihtiyacı vardır.
Farklı kültürlere ait farklı unsurları harmanlayıp akılları sıra bir 'sentez'e ulaştıklarını sananlar, Samuray kıyafeti giymiş bir Yeniçeri'yi elinde tabancayla bir Amerikan barına sokmaktan öte bir bir şey yapmış olmazlar. Bunun adı sanat değil, sanatımsıdır; hem de Molière'in, aldığı siyasal talimatlar doğrultusunda hicvetmek amacıyla "Le Bourgeois gentilhomme" (Kibarlık Budalası) adlı oyununa yerleştirdiği "Türk Sultanı" karakteri ölçüsünde sanatımsı...
Bakınız delişmen yönetmen Stanley Kubrick (1928-1999) bile ne diyor:
- "20. yüzyıl sanatının en büyük yanlışlarından birinin, ne pahasına olursa olsun özgün olma çabası olduğunu sanıyorum. Beethoven gibi büyük yenilikçiler bile daha önceki sanattan tümüyle koparamıyorlardı kendilerini. Yenilemek, geçmişi terketmeden ileri gitmek olmalıdır."
Doğru. Lâkin hangi geçmiş? Kimin geçmişi?
Kimse boşuna aramasın: Yanlış anlamıyla (!) da olsa 'evrensel' bir geçmiş, evrensel olanın bir geçmişi yok! Geçmiş, geçmiş anların bir toplamı ve dolayısıyla zaman'ın bir bölümü. Evrensel ise gelişigüzel uydurulmuş, bu bağlamda içi boş bir sözcük!
Zaman'dan ve mekân'dan âri olanın geçmişi olur mu?
Olmaz!
Demek ki evrenselin de geçmişi olmaz!
Atıf Yılmaz'ın yukarıdaki tesbitlerine 'esasen' gölge düşürmek isteği duymadığımı yeterince belli ettiğime göre, şimdi bir hususa açıklık kazandırmak isterim:
"Evrensel sanat yapıyoruz" iddiasının sahipleri, 'evrensel' sözcüğünü Batı dillerindeki 'universel' karşılığında ve tabiatıyla yanlış olarak kullanıyorlar; bu iddianın karşısında yer alanlar da böylelikle aynı yanlışı, bilmeden tekrarlamış oluyorlar. Oysa sanat'ta 'universel' (!) olandan sözedilebilir ama aslâ 'evrensel' (!) olandan söz edilemez!
İşte bu nedenle, yani biraz olsun açıklığa ulaşmak amacıyla, yarın, bu sözcüğün toprağını kazmaya çalışacağız.
25 Şubat 2006 [ Yenişafak ]
Dücane Cundioğlu |