|
Osmanlı'nın en karışık dönemlerinden biri, biliyorsunuz, Yıldırım Beyazıt'ın ölümünden sonraki dönemdir.
Şehzadelerin tahta geçmek için birbirine düştüğü, imparatorluğun yönetiminin sahipsiz kaldığı zamanlar.
Tarihimize “Fetret Devri” adıyla kaydedilen karmaşa.
Sanırım, o dönemi en çok andıran bir süreci yaşıyoruz şimdi.
Devlet iyice dağınık.
Yargı güvenilirliğini yitirdi.
Peki, biz buraya nasıl geldik?
Bugünü, Kürt savaşının gerçekçi bir analizini yapmadan, sadece “terör olayı” diye geçiştirerek anlamak korkarım pek mümkün olmaz.
Türk devleti, Kürt politikasında yaptığı korkunç hataların faturasını bugün ödüyor.
12 Eylül yönetimi, Kürtlere anadillerini konuşturmayacağız, onlara Kürtçe şarkı söyletmeyeceğiz, Kürt ırkı diye bir ırkın varlığını kabul etmeyeceğiz derken bir halk ayaklanmasına neden oldu.
Bazı iddialara göre, 12 Eylül yönetimi, baskıyı artırarak “ayrılıkçı Kürtleri” dağa çıkmaya zorlayıp, onları orada imha etmeyi planladığı için o manasız yasakları koydu.
Bu iddia ne kadar doğru bilmiyoruz ama devlet yönetmeyi beceremeyen darbecilerin izlediği politikalar otuz bin kişinin öldüğü bir tür iç savaşa yol açtı.
Ve, bizim devletin “terör örgütü” dediği PKK ciddi bir halk desteği bulduğu ve dışardan da destek sağladığı için güçlendi..
O aşamada, “PKK neden böyle güçlü, neden binlerce Kürt çocuğu dağlara çıkıyor” diye sorulmadı.
Bizde “akıllıca” sorular sormak Osmanlı'dan beri “ihanet” sayılır.
Sadakat, “aptallıkları” görmemek, sorgulamamak, dile getirmemektir.
Akıllıca bir değerlendirme yapılmadığından kaçınılmaz olarak ilk akılsızlığı savunabilmek için daha akılsızca bir adım atıldı.
Devlet, PKK'ya karşı başarılı olabilmek amacıyla kendi koyduğu “yasaların” dışına çıkmaya karar verdi.
Görünen devlet bir “kabuk” olarak kaldı, onun altında kendi yasalarını ve yargısını hiçe sayan başka bir devlet oluştu.
Bu “görünmez” devletin finansmanı ise uyuşturucu kaçakçılığı ile karşılandı.
Uyuşturucu kaçakçılığını “finansman kaynağı” olarak kabul etmek üçüncü büyük akılsızlıktı.
Uyuşturucu gelirlerinin büyüklüğü, o “görünmez” devletin kendi gizli “kurallarını” bile yok etti, kendi aralarında kanlı çıkar kavgaları başlattı.
Devlet kadroları düpedüz birer suçluya döndü.
Üstelik bu “suç” vatanseverlik perdesi arkasına saklandığı için soruşturulamıyordu.
Yargı, “bunu soruşturmamanın” bir “yurtseverlik” olduğuna inandırıldı.
Ve, yargı da bu büyük suç organizasyonunun içine alındı.
Susurluk denilen büyük facia böylece yaratıldı.
Bu facianın son dönemlerinde, devletin içinden birileri durumun nasıl büyük bir parçalanmaya doğru gittiğini görmüştü.
Abdullah Çatlı hakkındaki yazılar Susurluk kazasından önce yayınlanmaya başlamıştı.
Bu büyük kirlilik içinde “temiz kalmış” olanlar Susurluk'tan sonra devlete bir çeki düzen verilmesini istediler.
O sırada ekonominin büyük bir krize girmesi, Kemal Derviş'in buraya gelmesi, o temizlik hamlesinin başlangıcını kolaylaştırdı.
Ardından Avrupa Birliği üyeliği için hazırlıklar devreye girdi.
Devletin bir bölümü, dağınıklığı bir düzene sokmak için uğraşmaya koyuldu.
Tam bir kesinlikle söylemek mümkün değil ama “kirlenmiş” olanlarla “temiz” kalanlar arasında, “Susurluk işini kapatalım ama siz de bir daha bu kirli işlere bulaşmayın” türünden bir anlaşma yapıldı sanıyorum.
Bu anlaşma bir süre yürüdü.
Ama Avrupa Birliği üyeliğinin ciddiye binmesi, askerin siyasetteki hakimiyetinin azalma ihtimalinin yarattığı endişe, Çankaya seçimi ve geçmiş günlere duyulan bitmeyen özlem “Susurlukçuları” gene harekete geçmeye itti.
Ve, devletin içinde kavga ve dağılma ortaya çıktı.
Bakın, Şemdinli'den bu yana hiç alışmadığımız bir şey oluyor Türkiye'de.
Bütün büyük saldırıların en azından tetikçileri yakalanıyor.
Eskiden hiç biri yakalanmazdı.
Eskiden kim yakalamıyordu?
Şimdi kim yakalıyor?
Devletin “temizlikten ve dünyayla birleşmekten” yana olan kanadı “kirlilikte” ısrar eden kanadını sürekli avlıyor.
Kirli kanadın böylesine amatör katillerle çalışmasının asıl nedeni de sanırım “uyuşturucu” gelirinin azalması.
Gelir azalınca iyi bir “katil kadrosu” kurulamıyor.
Katiller ve suçlular yakalanıyor ama “yargı” yapması gerekeni yapmadığı için arkası gelmiyor.
Nedense yargı bir müessese olarak “temizliğin” yanında yer almıyor.
Bunun bedelini de, mafyayla ilişkili Yargıtay başkanlarının yakalanmasıyla, kadın satıcısı Yargıtay üyelerinin ele geçmesiyle, bombacıyı serbest bırakan yargıçların deşifre edilmesiyle, yanlış kararların ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla ödüyor.
Bunların hepsi, bana sorarsanız, yargıya gönderilen mesajlar.
İşte biz şimdi tam da bu kavganın göbeğindeyiz.
Devlete ne temiz kanat, ne de kirlenmişler sahip.
Tamamen bir dağınıklık söz konusu.
İktidarın da çıkar hesapları ve Çankaya iştahıyla ikide bir de taraf değiştirmesi, bir gün “ondan” öbür gün “bundan” yana çıkması dağınıklığın sürmesine yol açıyor.
Ama bu olanlardan umutsuzluğa kapılmayın.
Türkiye, buradan temizlenerek ve yargıyı düzelterek çıkacak.
Devletin, dünya tarafından da desteklenen “temiz” kanadı güçleniyor bence.
Yargı da yakında kendisine gönderilen mesajları çözüp kendine bir çeki düzen verecektir.
Fetret Devri'nin ardından Osmanlı'nın Yükseliş Dönemi başlar.
Sanırım ve umarım gene aynısı olacak.
Bu Fetret Devri'ni aştıktan sonra Türkiye'nin de temiz ve hukuka saygılı bir ülke olarak yükselişi başlayacak.
12/02/ 2007
[ Gazetem.net
]
Ahmet ALTAN |