|
Birkaç ay önce Ankara’da yapılan ‘Türkiye barışını arıyor’ başlıklı sempozyum, toplumsal değişim ve talepler karşısında devletin yapması gerekenlerin bizzat toplum eliyle aranmasıydı. Türkiye gerçekten de barışı arıyor çünkü bu topraklarda neredeyse iki yüz yıldır gerçek anlamıyla bir barış yok ve barışın sağlanabilmesi için ilk koşul da bu gerçekliğin teslim edilmesi. Ulus-devlet olmayı Osmanlı’nın çok kültürlü yapısını yeknesak bir kimlik altında toparlama olarak anlamak, sonuçta devletin topluma kimlik vermesiyle sonuçlandı. Söz konusu kimliğin ‘vatandaşlık’ adı altında topluma zorlanması ise vatandaşlığı da bozdu. Ayrımcılığı normalleştiren, hukuk yoluyla meşru kılmaya çalışan bir devlet anlayışı geliştirdik...
Bu anlayış yeni toplumsal talepleri karşılamaktan aciz kaldığı ölçüde, söz konusu talepleri siyasetin dışına itti ve şiddetin toplumsal bir taban bulmasına neden oldu. Şiddetin şiddetle bastırılması ise, toplumun daha da ezilmesini ifade etti... Yakılan ormanların, boşaltılan köylerin, öldürülen hayvanların ve faili meçhullerin bilançosu ile ise bir türlü yüzleşilemedi. Ta ki Birleşmiş Milletler’in telkini ve AB süreci sayesinde Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü’ne DPT eliyle bir araştırma ısmarlanana kadar. “Türkiye’de Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması” başlığını taşıyan çalışma aylar önce bitmesine karşın, defalarca hükümet ve bürokrasi nezdinde kontrolden geçerek, bir anlamda ‘temizlenerek’ nihayet geçen yılın sonunda kamuoyuna çıktı. Konunun en yetkin uzmanlarından biri olan TESEV program yöneticisi Dilek Kurban Radikal’deki 31 Aralık ve 7Ocak tarihli yazılarında Hacettepe Araştırması’nın iki temel soruya verdiği yanıtı masaya yatırmıştı.
Birinci soru Araştırma’da ve resmi söylemde ısrarla ‘yerinden olmuş’ diye geçen bu insanların niçin köylerini terkettikleriydi. Araştırma ‘can ve mal güvenliği’ ve terörü zikretmekle birlikte köylerin boşaltılmasının ardındaki en büyük etkenin korucu olma baskısı olduğunu ortaya koyuyor. Araştırma’nın dilini kullanacak olursak, köylüler bir ‘korucu olma talebi’ ile karşılaşmışlar ve korucu olmamak için yerlerini yurtlarını terketmişler. Çalışmanın henüz açıklanmayan niteliksel bölümünün özetinde de bu bulgunun yaygın geçerliliği bir kez daha vurgulanmakta. Kısacası söz konusu köylüler ‘yerinden olmuş’ değil ‘yerinden edilmiş’ insanlar ve bu baskının failleri de bizzat devletin kolluk güçleri. Devlet vatandaşlarını kendi istediği ‘vatandaş’ olmakla yurtsuzlaşma arasında bırakmış. Gerçek vatandaşı hazmedememenin maliyeti bir kez daha sıradan insanın üstüne binmiş, onların hayatlarını karartmış...
İkinci soru bu ayrımcılığa maruz kalmış olan insanların sayısıydı... Çünkü çeşitli eleştirilere karşın devlet bu rakamın 350 bin civarında olduğunda ısrarlıydı. Hacettepe Araştırması ise yerinden edilmiş insan sayısını 953 ila 1201 bin arasında tahmin etmekte. Bu tespit devletin yalanlanmasından öte, devlet söyleminin bilerek yalana itildiğini ortaya koyuyor. Bu bilgiye aylar önceden sahip olan yetkililer hala sanki kendi ısmarlamış oldukları çalışmanın sonuçlarını okumamış gibi davranabiliyorlar...
Bu arada köye dönüşün ancak %10 civarında kaldığı, geri dönenlerin neredeyse %90’ının hala bir yardım almamış olduğu da ortaya çıkıyor. Devlet mantığı kendini kandırmayı ‘milli’ bir anlayış olarak sunabilir, ama bu toplumun artık palavra ile yönetilmesi ne iç ne de dış dinamik açısından mümkün değil. Devletin istediği vatandaşlık üzerinden siyasa yürütüldüğünde, yozlaşan ve yozlaşmayı siyaseten kullanan bir devlete doğru da gidilmiş oluyor. Hacettepe Araştırması devletin kendi söylemiyle yüzleşmesi açısından hayati bir işlev görürken, belki bu yozlaşmanın da nihayet konuşulma fırsatını yaratıyor.
11/03/ 2007 [ gazetem.net ]
Etyen MAHÇUPYAN |