Şark kaynaklarında "Câhiliyye devri" denilen İslâm'dan önceki asırlarda, Arap yarımadasının, Yunanlılarca "Mes'ud Arabistan" (Arabia felix) diye anılan Yemen bölgesinin Sebe (Ma'reb) ve San'a beldeleriyle "Taşra Arabistan" adiyla anılan Hicaz'ın Mekke ve Yesrib (Medine) gibi meskûn yerlerinde oturan halkından maadası, çok ibtidaî bir göçebe hayatı yaşıyordu. Kahtânî denilen Arapların oturdukları Yemen, bugün olduğu gibi Peygamber zamanında da 'Adnânî Arapların yaşadıkları Hicaz'dan siyasî ve iktisadî hayat itibariyle tamamiyle ayrılmış bulunuyordu.
Çok eski bir tarihi olan Yemen halkı, Sebeîler ve Himyerîler zamanlarında da Hicaz'dan ziyade Habeşistan'la münasebette bulunuyorlardı. [1] Kuzey-doğuda Irak'ın Kufe bölgesinde eski Hîre çevresinde yaşayan ve Yemen Kahtanîlerinden oldukları iddia edilen Benî Lahm ile yine Yemen Kahtânîlerinden Suriye çevresine göçerek eski Nebatîlere halef olan Gassânîler gibi İran ve Bizans imparatorluklarının vassalları olan Arap zümreleri ise, din ve ictimaî hayat itibariyle Sasânîlerin ve Hristiyan Bizanslıların kültür tesirleri altında Arap câmiasından az çok uzaklaşmışlardı.
Yabancı kavimlerin kültür tesirlerinden masun kalan Arapları Hazret-i Muhammed'in de mensup olduğu 'Adnânî kabileleri temsil ediyordu. Nizâr ve Kunus adlariyla iki büyük zümreye ayrılan 'Adnânîlerin Kudâ'a, Mudar, Rebî'a, İyâd ve Enmâr adlariyle ayrılan büyük zümrelerinin sürü sürü kabîle ve batnları Tehâme, Hicaz ve Necd havalisinde göçebe hayatı yaşıyorlardı. Yalnız Mudarîlerden İbn Kureyş kabilesinin bölündüğü on iki batn (soy), Mekke'de mukaddes Kâbe çevresinde yurtlaşmış bulunuyordu.
Hicaz'ın ikinci beldesi olan Yesrib'de ise Yemen'in meşhur Ma'reb seddinin yıkılmasını intaç eden büyük seylâb âfeti üzerine Kuzeye göçen Kahtânîlerdan Evs ve Hazrec kabîleleriyle Filistin'de maruz kaldıkları türlü zulüm ve katl-i âmlardan kurtulmak üzere çöle çekilen Yahudi Sıbtlar oturuyorlardı.
Şu kısa tarihî malûmatın da belirttiği üzere Hazret–i Muhammed'in yaşadığı çağda yabancı kavimlerin tesirlerinden masun kalmış olan Arap ictimaî hayatını hakkiyle belirten zümreler ancak 'Adnânîlere mensup olan kabilelerdi. 'Adnânîlerin Mekke'de yerleşmiş olan batnlarına mensup bazı şahısların ticaret kafileleri ile Irak'a, Suriye'ye, Yemen'e gidip geldiklerini kesin olarak biliyoruz. Fakat, bu gibilerinin Kureyş kabilesinin ictimaî hayatı üzerinde büyük tesirler yapmış olmaları ihtimalini kuvvetlendiren belgeler yok gibidir.
Esasen Peygamberin din neşrine başladığı tarihlerde (609) Kahtânîlerin yaşadıkları bölgelerde de kadının ictimaî mevkiî 'Adnânîler arasındakinden farklı değildi. Babaerkil (patriarcal) hayatın bütün kuvvetiyle hâkim olduğu Arabistan'da kadın, topluluğun bir uzvu değil, erkek zümresinin ihtiraslarını tatmin ve hizmetlerini îfa için yaratılmış bir mahlûk telakkî ediliyordu. [2] Kurû' yani âdet görme zamanında kadına karşı gösterilen muâmele, Arap cemiyetinin kadın hakkındaki telakkîsinin açık bir ifadesidir.
An'anelerin sarih olarak belirttiğine göre Araplar, âdet görme zamanlarında kadınla birlikte oturmaz, onunla beraber yiyip içmezlerdi. Âdet görme zamanlarında kadınlar, obadan, çadırdan, evden çıkarılırlardı.
Bugün Güney Afrika'nın ibtidâî âşiretlerinde, Borneo'da, Yeni Gine'de, Vankover Adasındaki yerli vahşiler arasında hâlâ yaşamakta olan bu âdet o zamanlar, Arap kabîleleri arasında en çok riâyet edilen bir gelenekti. [3] ....
[1] Başlangıcı çok eski zamanlara çıkan bu münasebet, Yemenlilerin Habeş'den veya Habeşlilerin Yemen'den gelmiş oldukları yolunda iddialara yol açmıştır. Bunlardan, eski bir çağda Yemen'den Habeşistan'a büyükçe bir göç kafilesinin geçmiş olması ihtimali kuvvetli görülmektedir. Habeş dili ile Yemen'in Himyerî lehçesi arasındaki yakınlık ve Habeşe'nin Becâ denilen bir yerinde bulunan ve M. Ö. VI. asra ait olduğu anlaşılan "hatt-ı müsned", yani Himyerî harfleriyle yazılı kitabe ihtimali kuvetlendirmektedir.
[2] Bu umumî durum dışında bazı istisnâlar yok değildir. Peygamber zamanında Mekke'nin en ileri gelen eşrafından 'Utbe b. Rebîa'nın kızı ve ilk Emevî Hâlifesi Mu'âviye'nin anası Hind'in, kocası Ebû Süfyan'ı nüfuzu altına aldığı ve Mekke'de Hz. Muhammed'e karşı açılan mücâdelede erkekler kadar rol oynadığı siyer kitaplarından anlaşılmaktadır. Fakat Bedr muharebesinde Peygamberin amcası Hamza'nın göğsünü yarmak, ciğerlerini dişleriyle parçalamak gibi hareketleriyle ne âfet olduğunu gösteren Hind'in bir istisnâ teşkil ettiği şüphesizdir. İkinci bir istisnâ teşkil eden Hatice ise ahlâkî yüksekliği ve şefkati ile Hind'den ayrılmaktadır. Bu mevzuda bk. Mansur Fahmy, La Condition de la femme et l'évolution de l'Islamisme. Paris 1913, 166 s.
[3] Hâlâ ibtidâî bir hayat süren Maorilerde bu itiyada büyük bir itina ve dinî bir bağlılık ile riâyet edilmektedir. Maorilerde âdet zamanlarında erkeğin kadına temas etmesi yasaktır. Âdet görme sırasında kadınla cinsî münasebette bulunmak, onun pişirdiğini yemek en büyük bir haram irtikâp etmektir. Avusturyalı bir yerli, hayz zamanında karısının kendi yatağına yattığını görürse, tereddütsüz onu öldürmektedir. Bu zamanlarda kadın ayrı yaşamaya mecburdur. Kendisi kimse ile yemek yiyemez. Onun dokunduğu yemeklere de kimse el sürmez. Hatta hayz zamanında erkekler kadınların yolda bıraktıkları izler üzerinde bile yürüyemezler. Bu sebepten kadınlar âdet zamanlarında, erkeklerin bulundukları yerlere yaklaşmamaya çok itinâ ederler.
Fransız sosyologlarından É E mile Durkheim, bu memnûiyeti, totemizm akîdesiyle izah etmektedir. Onun bu izahına göre kan umûmî surette tabu, yani dokunulması haram olduğundan, bu kanın kendisiyle temâsı olan herşeyi de tabu, yani haram yapmasına inanılmakta, hayz gören kadınlar tabu telakkî edilmektedir. Durkheim, ibtidâî cemiyetlerdeki exogamie yani dış kabîlelerden evlenme usûlünü ve mütekâmil cemiyetlerde görülen yakın akraba arasındaki izdivac memnûiyetini de bu eski akîde ile izah etmektedir.
Ord. Prof. Şemseddin GÜNALTAY |