|
21. yüzyılın stratejik anlayışında “enerji kaynakların kontrol eden dünyayı kontrol eder” tezinin etkin olduğu bir gerçek. Bu doğrultuda küresel enerji kaynaklarının yüzde 4'üne tekabül eden bir rezerve sahip Kerkük (*) kenti uluslar arası ve bölgesel güçlerin ilgi odağı.
Kerkük'ün statüsünün 2007 yılı içerisinde gerçekleştirilecek bir referandumla belirlenecek olması Ortadoğu'daki diplomatik trafiği de etkilemiş durumda. Bu noktada dört grubun bakışı, gelişmelerin seyrini etkiliyor:
Kuzey Irak Kürtleri:
Kerkük'ün statüsünün belirlenmesi konusunda Iraklı gruplar bir uzlaşmaya varamamıştı. Bunun sonucu ise Irak anayasasına 140. madde olarak yansımıştı. Buna göre Kerkük'ün statüsü 2007 yılında gerçekleşecek bir referandumla belirlenecekti.
Ancak Kuzey Irak'ın önde gelen iki partisi KDP ve KYB Kerkük'ü Kürdistan toprağı ilan etmiş durumda. Bu bağlamda gerçekleşecek referandumla birlikte Kerkük'ün “Kürdistan Bölgesel Yönetimi”ne katılmasına kesin gözüyle bakılıyor. Bölgenin değiştirilen demografik yapısı(**) Kürtlerin referandum konusunda ısrarlı olmasında önemli bir etken olarak dikkatleri çekiyor.
Kuzey Iraklı Kürtler, referandum öncesi anayasayı değiştirme komisyonunda çoğunluğu oluşturan Şii Araplarla ilişkileri iyi tutmaya çalışıyor. Bağdat güvenliği planına peşmerge güçlerinin de katkıda bulunacak olması bu anlamda bir “şirin gözükme politikası” olarak da algılanabiliyor.
Talabani, Saddam Hüseyin'in idam kararı konusunda geri çekilmişti. Talabani böylelikle kritik bir dönemde Sünni Araplarla araya mesafe koymamaya özen gösterdi. Öte yandan bu adımıyla Şii Araplarla Sünni Araplar arasındaki mesafenin derinleşmesine katkıda bulunan bir denge politikası izlemiş oluyordu.
Barzani ise İsrail'le ortak kadere sahip olduklarını aylar önce ilan etmişti. Kader ortaklığı, stratejik bir ortaklık çağrısının sinyallerini veriyor gibiydi. Barzani ve Talabani'nin etki alanında bulunan PKK'nın İran ve Suriye'ye karşı etkin rol oynayabileceğini açıklaması ABD açısından ilgi çekiciydi. BP ve Shell'e Irak petrolünden ayrılacak pay da Kürtlerin bölgede etkin güçlere gönderdikleri sinyaller olarak görülebiliyor.
PKK'nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes mayıs ayında sona erecek. Talabani'nin PKK üzerindeki etkisi son “ateşkes”le tescillenmiş oldu. Öte yandan Türk Dışişleri'nin muhatabı olan Irak Dışişleri Bakanlığı da eski bir KDP mensubu olan Hoşyar Zebari'nin yönetiminde. Irak Dışişleri Bakanlığı'nın Ankara ile ilişkilerinde bu unvanının izlerini taşıyan Hoşyar Zebari'nin de PKK'ya ilişkin hangi yönde inisiyatif alacağı Türkiye'nin Kerkük politikasıyla doğrudan ilişkili olacağa benziyor.
Türkiye, Türkmenler ve Sünni Araplar:
Kuzey Irak'taki özerk Kürt yönetimi Kerkük petrolleri ile giderek güçlenecek. Öte yandan bu yönetimin Türkiye'de yaşayan Kürtler üzerindeki olası etkileri Ankara'yı tedirgin ediyor. Ankara'yı rahatsız eden diğer bir önemli etken ise “Kerkük'ün Kürt denetimine geçmesiyle birlikte Kürtlerin ABD nezdinde tam bir cazibe merkezine dönüşecek”(***) olması. Güçlü bir hava savunma sistemi ve modern savaş uçaklarıyla donatılmış hava kuvvetleriyle birlikte bölge jeostratejik bir önem kazanacak. Bu da bölgenin enerji güvenliği açısından ön plana çıkacağını gösteriyor.
Nitekim İsrail'in Kuzey Irak'a hava savunma sistemleri satacağına dair haberler de bu seçeneği ihtimalin ötesine taşıyor. ABD büyükelçisi Richard Holbrooke da Washington Post'ta Bush'a hitaben ABD ordusunun Kuzey Irak'a çekilmesi gerektiği çağrısında bulunuyordu.
Sonuç olarak “stratejik ortak”lar, Türkiye'nin Kerkük referandumuna diplomatik olarak dahi herhangi bir şekilde müdahale etmesine soğuk. ABD'nin Irak Büyükelçisi Zalmay Halilzad, bunu en üst düzeyde seslendirmiş isim olarak göze çarpıyor. Hal buyken İstanbul'da düzenlenen “Sünni Konferansı”, Türk hükümetinin hem çoğunluğu Şii olan Türkmenler üzerindeki etkisini zayıflatıyor; hem de Irak parlamentosunda çoğunluğu oluşturan Şiilerin Ankara'yla ilişkilerini zedeliyor. Nihayetinde “19. yüzyılda İngilizlere karşı Irak'ta Osmanlı'yı destekleyen Şii Arapların, Yeni-Osmanlıcı akım tarafından itildiği” düşüncesi ironik bir tabloyu gözler önüne koyuyor.
Türkmen gruplar ise Kerkük'ün Kürt yönetiminin eline geçmesi durumunda bölgedeki konumlarının zayıflayacağını biliyor. Bu durumda Türkmenler, Kürt yönetimi içerisinde bir azınlığa dönüşecek. Ancak Türkmenlerin belli bir çoğunluğunun Şii olması, etnik değil mezhebi çizgide hareket etmelerine neden oluyor. Bu da başını Türkmen Cephesi'nin çektiği Ankara müttefiki Türkmenlerin manevra alanını daraltıyor.
Sünni Araplar da Kerkük petrollerinin Kürtlerin eline geçmesini istemiyor. Ancak bu konuda nasıl bir inisiyatif üretebilirler? Şiiler, Sünni Arapların siyasi arenada daha fazla nüfuz kazanmak için El-Kaide ve Baas partisinin başını çektiği şiddetten faydalandıklarını düşünüyor. Söz konusu algı, Kerkük konusunda Kürtlere karşı Şii Arapları yanlarına çekebilecek bir diplomatik atağa geçmelerini engelliyor.
Bu izlenim aynı zamanda Şii Arapların önde gelen grubu Birleşik Irak İttifakı'nın federatif yapı talebini bir kart olarak öne sürmelerine zemin oluşturuyor. Nitekim bu federatif yapı Irak'taki daha büyük bir petrol kaynağını sınırlarında barındırabilir. Irak'ta önde gelen Sünni liderlerden İslam Partisi Genel Başkanı Tarık Haşimi'nin İngiliz Kraliyet Enstitüsü Chatham House'da yaptığı konuşma, Sünni Arapların henüz Kerkük referandumunu ciddi bir şekilde gündeme almadıklarını gözler önüne seriyor.
Irak Şiileri, İran:
Irak koalisyon hükümetinde çoğunluğu Şiiler oluşturuyor. Şiiler, Kerkük'ün Kürtlere bırakılmasıyla birlikte Irak'taki merkezi yönetimin “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” üzerindeki etkisinin zayıflayacağının farkındalar. Ancak Iraklı Şiilerin, Sünni Araplarla ilişkileri mesafeli… Dolayısıyla Kürtleri karşılarına almak istemiyorlar. Bunun pratik sonucu olarak da Kerkük'ün ulusal bir servet olduğu yönündeki düşüncelerine rağmen bu noktada ısrarlı bir tutum sergilemiyorlar. Nitekim Irak petrol rezervinin daha büyük bir kısmı Şii bölgede bulunuyor.
Arap Şiilerin Irak içerisindeki olağan durumları bu. Peki, Şiilerin Kerkük'ün Kürtlere bırakılmasından rahatsız olan Arap Dünyası ve Türkiye'yle ortak hareket etmesi mümkün mü? Suudi Arabistan ve Ürdün sınırlarından gelen grupların Şii bölgelerde yoğunlaşan şiddet ve bunun Şii siyasetçiler üzerindeki etkisine bakarsak mümkün değil gibi gözüküyor. Son haberlere göre Irak güvenlik güçleri tarafından öldürülen sadece Suudi Arabistanlı “terörist” sayısı 2 bini aştı.
Peki, Arap Şiilerin bu noktada Irak'taki siyasi süreci destekleyen Türkiye'yle birlikte hareket etmeleri mümkün mü? Arap Şiiler, İstanbul'da düzenlenen “Sünni konferansı” dolayısıyla Türkiye'ye soğuk. Nitekim Türk Hükümetinin bu konferansı engellememesi –belki de konferansa izin vermesi- Türk basınından da tepki gördü. Şiilerin Kerkük konusunda Kürtlerden yana tavır sergilemesi Türkiye açısından diplomatik bir başarısızlık olarak değerlendiriliyor.
Birleşik Irak İttifakı'ndan Ammar El-Hekim, Mekke'de düzenledikleri konferansa Türkiye'yi İstanbul'daki “Sünni konferansı” dolayısıyla davet etmediklerini açıkladı. Kerkük sorunun Iraklıları ilgilendirdiği söyleyen El-Hekim, Kerkük'te 2007 yılında referandum yapılmasını öngören anayasanın 140. maddesinin değiştirilemeyeceği söyledi. Nitekim “İttifak”ın bu tavrı “Kerkük 2007” konferansına katılıma da yansıdı ve Birleşik Irak ittifakı konferansa resmi bir temsilci göndermedi.
İran ise, Irak'taki stratejik müttefiki olan Şiilerle bir noktada kesişen perspektife sahip. İran, Kuzey Irak'taki Kürt gruplarla ilişkilerini bozmak istemiyor. Bu nedenle İran'ın Ankara Büyükelçiliği –davet edilmelerine rağmen- “Kerkük 2007” konferansından uzak durdu. Nitekim İran, Kuzey Irak'taki yönetimi karşısına almamaya özen gösteriyor; aksi takdirde Kürtleri İran'a karşı açıktan bir muhalefete iteceğini düşünüyor.
ABD, İngiltere, İsrail:
ABD, Irak işgalini Büyük Ortadoğu projesinin başlangıcı olarak görüyordu. Hedef ülke İran'a karşı ise ABD, Kürtlere (ve Azerilere) ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Peki, bu düşünce ABD'nin Kerkük konusunda Kürtlerin yanında yer alacağının göstergesi mi?
Aslında bu gerekçe Türkiye'nin kaygılarını nispi anlamda gidermeye yönelik de olabilir. Zira ABD ile İngiltere'nin Kürtlerle daha uzun soluklu bir ittifakından bahsetmek mümkün. Yazının başında atıfta bulunulduğu üzere Kuzey Irak'taki yönetimin bir ABD üssü haline gelmesi enerji güvenliği açısından “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” uzun süreli bir cazibe merkezine dönüşmesi fiilen sağlamış durumda. BP ve Shell'in Irak petrolünden alacağı paya ilişkin haberlerden Kerkük referandumu sırasında ABD ve İngiltere'nin hangi tarafta yer alacağına ilişkin bir sinyal almamız mümkün. ABD Dışişleri Bakanı Müsteşarı Nicholas Burns de Tel Aviv ziyareti öncesi uğradığı Ankara'da Kerkük'ün Irak'ın bir iç meselesi olduğunu vurguladı.
İsrail ise güçlü bir Irak yerine üçe bölünmüş bir Irak'ı kendi güvenliği açısından uygun görüyor. Nitekim bölgesel güçler olarak Türkiye, İran ve Suriye Kürt meselesini bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Bu yumuşak nokta da İsrail'in bölgede etkin olmasının anahtarlarından birisi olarak algılanabiliyor. Bu algının yansıması olarak İsrail'in Kuzey Irak'taki etkinliği ve peşmergeleri eğitmeleri Türkiye'yi rahatsız ediyor.
Görüldüğü kadarıyla Ortadoğu'da ilginç bir çıkarlar kesişmesi ile çıkarlar çatışması yaşanıyor. Bu da stratejistlerin ve siyasal analizcilerin, Ortadoğu'nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine ve bozulan dengelerin hangi yönde yeniden düzenleneceğine dair her zamankinden daha karanlık bir sahneyle karşı karşıya kalmalarını beraberinde getiriyor.
(*) 112 milyar varil Irak petrol rezervinin 50 milyar varili Kerkük'te bulunurken, ihraç edilen Irak petrolünün yüzde 50'sinin de Kerkük kaynaklı olduğu belirtiliyor.
(**) Kerkük bölgesi son yüzyılda üç kez Araplaştırma politikasına, buna karşın son süreçte Kürtleştirme politikasına uğradığı belirtilen bir bölge olarak göze çarpıyor.
Saddam döneminde uygulanan Araplaştırma politikası sonucu bölgedeki 40 bin civarında Kürt köyü çeşitli bölgelere dağıtılmış, buralara Araplar yerleştirilmişti.
Buna karşın Türkmenlerin gerek göçe teşvik edilmek gerek zorlanmak gerekse de Türkiye'nin geçtiğimiz yıllarda Türkmenlere Türk pasaportu vermede gösterdiği kolaylıklarla birlikte bölgeye Kürtler tarafından yerleştirilen Kürt nüfusu bölgedeki nüfuz dengesinin Kürtler lehine değişmesini sağlamıştı.
(***) Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen'in “Kerkük 2007” konferansındaki tespiti.
24/01/2007 [ saafonline.com ]
Furkan Torlak |