ANASAYFA FELSEFE ANTOLOJİ YAZILAR LİNKLER İLETİŞİM
Anasayfa
Felsefe
Antoloji
Linkler
İletişim
 
Bilimsel Araştırma
Yorum Sayfası
Makale & Deneme
Genç Kalemler
Edebiyat Köşesi
 
bütün yazılar!
 
  toplum, felsefe, din, jeopolitik, ekonomi, edebiyat, tarih, metafizik..
 
   Okul bahçesinde yaramaz çocuklar!
Etyen MAHÇUPYAN   
 


Cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye'de hemen her zaman potansiyel bir krize işaret eder. Çünkü bizde demokrasinin sınırı Meclis ve hükümetin çevresinden dolaşsa da, cumhurbaşkanlığına kadar ulaşmaz. Atanmışların, çoğu zaman seçilmişlerden daha 'üstün' tutulduğu bir kültürde, tüm sistemin en tepesindeki kişinin de bir miktar 'atanmış' olmasından daha doğal ne olabilir?

Ne var ki modern liberal demokrasiler cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesini gerektirdiği için, her cumhurbaşkanlığı seçimi de bir krizdir. Burada soru, Meclis'in bürokrasinin onayını hak eden bir kişiyi seçip seçemeyeceğidir ve ülkemiz medyası, işadamı ve sanatçısıyla bir anda Meclis'e uyarılarda bulunmaya başlar. Çünkü toplumun elit tabakasının gerçekte demokrasiyle pek yakınlığının olduğunu söylemek zordur. Bu elit tabaka gerçekte kendisinin atanmışlar tarafından yönetilmesine razı olduğu için, toplumsal tabanın genişlemesini ima eden her şeyden ürker; taşradan gelecek bu köylü kitlesinin kamusal alanı ele geçirerek onları evlerine hapsedeceğinden korkar...

Elit tabakanın en demokrat gözükenleri bile, bürokratik vesayete karşı çıkarken, halkın hangi durumlarda 'vatandaş' sayılması gerektiği konusunda net fikirlere sahiptir. Buradan anlaşılan halkın elit tabakanın niteliklerine yaklaştığı oranda 'vatandaş' olabileceğidir. Dolayısıyla ülkenin karar mekanizmasının en tepesindeki şahsın Meclis tarafından seçilmesi, henüz vatandaş sayılmaması gereken bazı insanları sırf milletvekili oldukları için yetkili kılmak anlamını taşır. Çünkü bu açıdan bakıldığında açıktır ki vatandaş olduğuna ilişkin soru işaretleri taşıyan kitlelerin kendilerine benzer insanları 'milletvekili' yapabildiği bir düzen, elit tabakanın kafasındaki demokrasi fikrine pek oturmaz...

İmtiyazlı elitleri saran korku...

Bu nedenle de bu ülkede cumhurbaşkanlığı seçimi öyle kolaylıkla geçiştirilecek bir seçim olamaz. Bu kişinin sembolik temsil değeri, nasıl birinin cumhurbaşkanı olduğu sorusunu birincil kılar. Acaba seçilecek kişi 'vatandaş' niteliklerine sahip biri midir? Meclis'in bu nitelikleri delecek birilerini önerme durumunda 'sivil' toplum olarak ne yapılabilir, hamurundan emin olunan bürokrasiye nasıl destek verilebilir? Anlaşılacağı üzere bu psikolojik arka plan, cumhurbaşkanının yetkilerini gündeme alan tartışmalardan çok daha belirleyicidir. Bugün cumhurbaşkanlığının, seçilmişleri ehlileştirmek üzere aşırı yetkilerle donatılmış, ama neredeyse hiç sorumluluk taşımayan bir makam olması tabii ki tesadüfi bir durum olarak görülemez. Bunca yıllık elitist yönetim geleneğinin deneyimidir burada söz konusu olan. Bürokrasinin hem Batı'daki demokrasi şablonuna uymuş gözükmesinin, hem de seçilmişlerin, atanmışların koyduğu sınırlar dahilinde siyaset yapmasının formülüdür bu.

Birçok kişi böyle bir noktaya nasıl gelindiğini merak edebilir... Bu sistemin üretilmesinde askeriyenin gücünün ne denli kritik olduğunu, veya sistemin çalışmasında 'yargı bağımsızlığı' denen kulağa hoş gelen ilkenin nasıl işlevselleştiğini sorgulamak isteyebilir. Ama belki de daha öncelere doğru uzanmak gerekiyor... Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte, hem toprak kaybına son vermesi hem de yaşanılmakta olan ezikliği telafi etmesi açısından askeriye en önemli kurum olarak ortaya çıkmıştı. Ancak daha öncesinde de Osmanlı Sarayı modernleşme zorunluluğunu hissettiğinde işe askeriyeden başlamış, bu kurumu modernleştirmenin aciliyeti üzerinde durulmuştu. Ne yazık ki o sıralarda modernleşme katı bir bilimsellik olarak algılanmakla kalmıyor, bilimsellik de pozitivizmin içinden yorumlanıyordu. Dolayısıyla pozitivist bilimselciliğin topluma bakışını yansıtan otoriter laiklik devletin bürokratik merkezinde adım adım doğru 'vatandaşın' tanımı haline geldi. Buna paralel olarak, kendilerini doğru vatandaş tanımına yakın gören kesimler de, kendi bekalarını ve gündelik hayattaki refahlarını söz konusu bürokratik kadroların iradesine bağlı kıldılar.

Modern ve laik bir cemaatin ortaya çıkması, böylece Türkiye'de bürokrasinin denetimindeki bir devletçiliğin yerleşme süreciyle bütünleşti. Bu durum Osmanlı'dan miras alınan cemaatçi yapı üzerine oturduğu ölçüde de Cumhuriyet'le birlikte yeni bir cemaatçilikle karşı karşıya gelindi. Geçmişte mezhepler üzerinden ayrımlaşan cemaatler, şimdi modern ve modern öncesi olarak bölündü ve bu bölünmenin kriteri de laiklik oldu. Sonuçta kendini modernlik devriminin ve Cumhuriyet'in sahibi olarak gören kesimler pek de yadırgamadıkları bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Modernlik demokrasiyi de içerdiği için, halkın siyasete katılımına ilkesel olarak karşı çıkmıyor olsalar da, söz konusu halkın laiklik kriteri ışığında doğru vatandaş olarak gözükmemesi onları siyasetin dışında tutmayı meşru kılıyordu. Böylece tamamen anti demokratik davranan ve düşünen insanların kendilerini 'demokrat' olarak sundukları bir anlam dünyası doğdu. Bunun garipliği çok açık olduğu için de demokrasi kelimesi bir başka kavramla nitelik kazandı: Çağdaşlık... Çünkü çağdaşlık demokrasinin gereklerinden bağımsız olarak vatandaşın nasıl olması gerektiğini söylüyor, diğer bir deyişle çağdaş olmayanların demokrasi dışı tutulmasını ideolojik açıdan mümkün kılıyordu.

Toplumun çağdaş olanlar ve olmayanlar diye ayrılması sadece bir güç ve meşruiyet hiyerarşisine değil, yönetimin temel niteliklerinden birini de işaret etmekteydi: Çağdaş olanların en önemli ve kutsal görevlerinden biri hem devletin dizginlerini çağdaş olmayanlara kaptırmamak, hem de çağdaş olmayanları eğiterek çağdaşlaştırmaktı... Cumhuriyet'in temel yönetim mantığı bu işlev üzerine oturur. Eğitim sisteminin söz konusu amaç açısından ne derece önemli olduğu açıktır. Dolayısıyla normal lise eğitimini aynen veren; ama yanına birkaç dinsel bilgi içeren ders koyan imam hatip liselerinin elit tabaka açısından nasıl 'çağdışı' sayılabildiklerini de böylece anlayabiliriz.

Demokrasiye kökten darbe

Ancak takdir edersiniz ki bütün bir toplumun istenilen doğrultuda 'çağdaşlaştırılması' günümüzde sadece temel eğitimle sağlanamaz. Hele demokratik mekanizmanın reddedilemez bir gerçeklik olduğu, yani Meclis'in seçimler yoluyla oluştuğu, o Meclis'ten hükümetin çıktığı bir ortamda çağdaş olmayanların siyaseti istila etmesini engellemek çok kolay olamayabilir. Dolayısıyla tüm kamusal alanı bir okul bahçesi gibi düşünmek gerekecektir. Bu geniş halk yığınının eğitimi ise doğal olarak seçilmişlerin oluşturduğu kurumların dışındaki bürokrasi mekanizması tarafından ifa edilecektir. Diğer bir deyişle Türkiye'de askeriye ve yargı kendilerini bir tür 'imtiyazlı öğretmenler' olarak algılamakta, laiklik ise bu imtiyazın meşruiyetini sağlamaktadır.

Toparlarsak, gerçek demokrasiden korkulduğu ölçüde gerçek siyaseti de ya kamusal alanın dışında tutma ya da ehlileştirme projesi olarak hayata geçen Cumhuriyet, siyaseti ister istemez kurumların içine taşıdı. Normal yollarla siyasete giremeyen kesimler, kurumları içeriden fethetmeye yöneldiler. Buna karşılık 'çağdaş' taraf bu kurumları halka karşı savunulması gereken birer kale gibi görmeye başladı... Ne yazık ki bütün bu süreç o kurumların ister istemez yozlaşmasını da ifade etmekteydi; çünkü toplumsal farklılıklar karşısında eşit mesafede durması gereken bürokratik kurumlar, birer siyaset alanına dönüşme süreci içinde bizzat aktörleştiler, taraf oldular ve demokrasiyi baltaladılar.

Bugün yaşanmakta olan cumhurbaşkanlığı krizi, bir tarafça teslim edilmemesi, öteki tarafça fethedilmesi gereken bir kalenin kimin elinde kalacağı meselesiyle bağlantılıdır. Üstelik bu herhangi bir kurum da değil... Sonuçta cumhurbaşkanlığı halkı çağdaşlaştırma misyonunu taşıyan sistematiğin tepesindeki kurum, yani 'başöğretmenlik' makamıdır. Oraya çıkacak kişinin, 'başöğretmen' olarak da adlandırılan Mustafa Kemal'in ideolojik imajına 'uygun' olması gibi demokrasi dışı bir ölçütün böylesine sorunsuzca ve sorumsuzca seslendirilebilmesinin nedeni budur. Türkiye'de siyaset gerçekte seçilmişlerin bürokratik denetlenmesine yönelik sistemin tepesinde 'kim'lerin bulunduğu sorunsalına indirgenebilir. Çünkü asıl siyaset orada yapılmakta ve elit çağdaşlarımız hâlâ normal, sıradan insanların siyasete dahil olmasını hazmedememiş durumdalar. Bu nedenle başöğretmenin kimliği böylesine önemli... Ve biz bütün bunlardan dolayı hâlâ 'demokrasi' değiliz.


8 Nisan Pazar [ gazetem.net ]

Etyen MAHÇUPYAN