|
1789 Fransız İhtilali'nin hemen ertesinde duyulması halinde belki yadırganmayacak konuşmaları, hem de bugün bile bir Fransa olamamış bir ülkede duymak, inanın insanı beyinsel olarak kavurucu sıcaklardan daha fazla bunaltıyor...

Fransa, ulus-devlet kavramını 1789'da telaffuz ediyordu, bugün artık post-ulusal kimlikten söz ediyor... 1789'da ulus-devlet denince etnik köken ve kültürel özellikler anlaşılırdı... Bugün post-ulusal kimlik denince “insan onuru, temel hak ve özgürlükler” anlaşılıyor...
Bu fark nereden kaynaklanıyor?
1789 Anayasası “ulus” kavramı etrafında örülmüştü, Avrupa Birliği Anayasası'nı oluşturan ise AB üyesi ülkelerin ortak hukuksal birikimleri... Anayasal kültürleri... Siyasal kavramların yerini hukukun aldığı, hukukun temel öznesinin de insan olduğu yeni bir çağ bu...
1789'da ulusa dayalı bir yurtseverlik söz konusuydu, bugün ise temel hukuksal değerlere bağlı bir yurtseverlik var... Avrupa buna “anayasal yurtseverlik” demekte...
1789'da siyasal birlik ulusallık üzerinden kuruluyordu, bugün ise öncelikle insanın yaşam kalitesini gözeten ve iyileştirilmesini hedefleyen “akılcı” bir anlayışa oturuyor...
1789 sonrasında anayasalar “kurumlar arası ilişkileri, kuvvetler ayrılığını” belirleyen belgelerdi... Avrupa Anayasası sonrasında “vatandaş-devlet arasında ilişkilerin tanımını yapan, yaptırım mekanizmaları ile güvenceye bağlanmış hak ve özgürlükleri düzenleyen” belgeler haline geldi...

Son zamanlarda bu basit gerçekleri bile bilmeyen, bugünü değil de geçmişi yaşar gibi görünen yöneticilerin şaşırtıcı konuşmalarını dinliyoruz.
AB ile müzakereye başlamış bir ülkenin üst düzey koltuklarında oturan insanların bunlardan bu kadar habersiz olma lüksleri var mıdır?
1789'da kalmış ve artık aşınmış kalıpları 2006'da dinleyerek bunalmak bizim çilemiz midir, kaderimiz mi?

“Devlet iradesini” şekillendiren anayasa hukukundaki gelişmelere bir göz atılırsa, en azından bilgi açısından büyük gaflar yapılmaz türünden bir temenninin bile fazla olduğunun farkındayım...
Çünkü biz henüz, “üniter” kavramının bir idari yapılanma biçimi olduğunu bile öğrenemedik... Bunu “toprak bütünlüğü” sanıyoruz...
Almanya federal...
İsviçre federal...
İspanya federal...
ABD federal....
Buraları “federal” yapıya geçerken toprak mı verdi? Hayır, sadece idari yapısını değiştirdi... Üstelik demokrasilerde idari yapının ne olacağına “bürokratlar” değil, halk iradesi karar verir...
Ayrıca da, federal yapı gelişmiş ülkelerin harcı... Henüz, anayasal hukuktaki gelişmelerden uzak, idari hukuktaki kavramların içeriğini doğru tanımlayamayan, demokratik karar alma süreçlerinde kısa devreye eğilimli bizim gibi ülkeler federal yapıyı gerçekleştiremez...
Durduk yerde “üniter devleti kimse bozamaz” diye bağıranlar fikir değiştirip “biz federasyon istiyoruz” diye bağırsalar da bir şey farketmez, çünkü Türkiye federasyon kurabilecek gelişmişlik düzeyinden çok uzak.

2006 yılında bizde gelinen en üst aşama ne?
Laik devlet kavramı...
Üstelik, “demokrasiyi” kendine tehdit gören bir laik devlet algısı bu...Yani henüz orta-çağ sonrası...
Atatürk devrimleri oturmadı mı? Eğer oturduysa artık demokratik devlete geçilmesi gerekmez mi?
Yok, eğer oturmadıysa, neden oturmadı?
Bunun derinlemesine bir analizinin yapılması gerekmez mi?
Türkiye'de yönetilenlerin “yaşam kalitesini” kendi konuşma metnine dahil etmeyen bir yönetim zihniyeti kendini dayatıyor... Kol gücünden beyin gücüne transfer olmaya çalışan bir ülkede, 1789 yılını kerteriz alan bir anlayışla cumhuriyet kaç yaşına gelirse gelsin ne bir Nobel alırız, ne de bir yaşına varmadan ölen çocukların sayısında ciddi bir düşüş olur...
İşsizlik... Sefalet... Gelir dağılımı adaletsizliği... Gelir bölüşümündeki rezalet... Üretimsizlik...Yufkalaşan eğitim... Bunlar “nutuklarda” yok...
Peki, insanın zenginliğini ve özgürlüğünü artırmayı hedeflemeyen konuşmalar kimin işine yarar?
Herhalde konuşanın...
1 eylül 2006
Mehmet ALTAN |