| |
Bugün tarihsel köklerine bağlı bir “Türk edebiyatı”ndan söz edebilir miyiz? Sözü edilen “Türk edebiyatı”, içeride ideolojinin dışarıdan baskıların etkisi altında ortaya çıkan bir şuur bulanıklığıdır. Bir edebiyatın kendine ait olması, kendi varoluş sebebine bağlı kalması anlamına gelir. Batılı insanın muhayyilesini ve heyecanlarını terennüm eden her Doğulu şair bir Adonis olabilir ancak. Adonis, Suriye doğumludur, ama Suriye'ye ait değildir, Fransa'ya veya Avrupa'ya ait olduğunu düşünüyorsa, bu onun şairce vehimlerinden biridir ancak. Türkiye ve Batı-dışı ülkelerin sayısız Adonisleri vardır; onlar farklı bir ırkın insanları gibidirler.
Adonis ve neslinin Müslümanlıklarıyla başları derttedir. Her türlü özcülüğün zararlı olduğunu öne sürüp, edebiyatta özün varlığını inkar ederler. Allah'ın insanı yarattığına inanıyorsanız, insanın bir özü olduğunu kabul edersiniz, yoksa sizin için en iyi çıkış yolu kadim geçmişinizde size bir maymunun atalık yapmış olduğunu söylersiniz. İlahi Öz'e (Nefha-i Ruh) karşı çıkan herkes kaçınılmaz olarak Darwinizm'e sığınır. Bu yüzden Adonis, ateizmin İslam yerine ikame edilmesini istemektedir.
Öz ile biçim arasında bütün zamanlar için zorunlu bir ilişki var mı? Başka bir ifadeyle edebiyatta biçimin değişmesi özü etkilemez mi? Biçim zamana ve mekana ait olabilir, ama özünüz evrensel ve ebedi/müteal bir kaynaktan besleniyorsa, biçim de zaman ve mekan içinde evrenselleşir. Divan edebiyatı ve Halk edebiyatı, her ikisi ifade biçimlerinin farklılığına rağmen evrensel dilin örnekleridir. Bugünkü Türk edebiyatı ne özü ne formuyla evrenseldir. Çünkü ne bir öze (İlahi/aşkın) sahip bulunmaktadır ne de gelenekten beslenerek “bu zaman”ın (21. yüzyıl) ve “bu mekan”ın (Müslümanların dünyası) ifadesi olabilmektedir.
Edebiyatın evrenselliği, kendini tek form olarak dayatmadıkça her ırktan insana seslenir. Böylece farklı bir tat, bir lezzet sunar. Tanzimat öncesi edebiyatımız evrenseldi. Dayanağını teşkil eden düşünce, dillerin, bölgelerin, soy ve geleneklerin ötesinde soyut insana sesleniyordu. Edebiyat, İslami özle ilişkilerini kopardıkça evrenselliğini de kaybetti. Belirli bir tarihin, belirli bir toplumun, belirli bir toprağın ve belirli şartların “öz” olarak konulduğu edebiyat evrensel olamaz. Zaten bunlar öz değil, tarihi ve toplumsal durumlardır. Edebiyatın evrenselliği referans kaynaklarının evrensel kapasitesiyle ilişkilidir.
Batı edebiyatının ilham kaynağı, batı toplumu ve tarihidir. Entelektüel açıdan, hakikatin fiziksel gerçekliğe indirgenmesi, ruhu ve zihni aşkından, batından ve öteden koparır; “buraya ve şimdi” olana indirger. Daha geriye gittiğimizde kaynakta Yunan ve Roma ile mahalli inanışlar, pagan kültürlerin derin izlerini görürüz. İnsanın kendini algılama biçimi ve toplumsal konumlandırması tragedyanın konusudur. Sokrat bu edebiyat üzerinde az bir etkiye sahipti; ama Epikür, Heraklit ve Demokrit adeta domine ediyordu. Modern paganizmin, hazcılığın, hazzın salt bedene indirgenmesinin köklerini araştırdığımızda, söz konusu filozoflar yol üzerinde birer kilometre taşları olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Hayret verici olan şudur: Bütün bunların Batı açısından anlaşılır bir mantığı varken, Türk ve Müslüman dünyanın edebiyatçılarına neler oluyor? Sanayi devrimini yaşamamış, sınıf mücadelesi içinden geçmemiş, modernizmi dışarıdan iktibas etmiş ve el'an “modernizm öncesi olan (premodern)” ile “modern olan”ı aynı anda yaşamakta olan şair, ressam, romancı, hikayeci, tiyatrocu vb. sanatçılar, sahiden kendilerini “modernizm sonrası (postmodernizm)” dünyanın sanatçısı mı sanıyorlar? Bir “teknolojik/teknik kültür” var mı ki, tam karşısında “bu içerik ve tarz”da teşekkül etmiş bulunan bir “sanat kültürü” olsun? Bu sanatçılar kimin sevinçlerini ve acılarını terennüm ediyorlar?
02.07.2006 [ Zaman ]
Ali Bulaç |
|