| |
Bülent Özcan, 1973 Kayseri - Sarız doğumlu bir ozan. İlk, orta ve lise öğrenimini Gaziantep'te tamamlayan Bülent Özcan, genç yaşına rağmen birçok dergi ile gazetede editörlük ve sanat yönetmenlikleri yapmış, yolu Avrupa'lara düşmüş, el kapılarında eğitim görmüş değerli bir şairimiz.
Londra'da yayımlanan ve İngiltere genelindeki gazete bayilerinde bulunan Olay gazetesi, logosunda, “Türkçe konuşan topluluğun sesi” sloganına yer veriyor. Gazetenin kültür ve sanat yönetmeni olan şair Bülent Özcan, Türkiye'den çeşitli yazar ve şairlerin yapıtlarını Olay gazetesinde yayınlayarak, Türkiye ile İngiltere arasında bir köprü görevini de üstlenmiş bulunuyor.
İngilizceye çevrilen şiirleriyle, İngiliz şiir okurunun da ilgisini çeken Bülent Özcan; “Still Life”, “Life Tapestry”, “Magic of the Muse”, “Affectionately Yours”, “The Wiew From Me” ve “Body and Soul” başta olmak üzere pek çok İngiliz şiiri antolojisinde yer alan kendine özgü şiirleriyle, İngiliz şiirini de etkileyen bir şair.
Şiir deyince ünlü bir Yunan söylencesi akla geliveriyor. Hani karısını kurtarmak için şiir okuyan ama yine de tanrıların gazabına uğramaktan kurtulamayan Orfeus'un öyküsü…
Yazın emekçileri Yunan mitolojisinin bir motifi olan Orfeus'u dünyanın ilk ozanı kabul eder. O hem şairdir hem de müzisyen. Tıpkı bizim halk ozanlarımıza benzer. Söylenceye göre Orfeus insanları, hayvanları ve hatta taşları sesinin güzelliğiyle etkileyebilen birisiymiş. Bir yılan tarafından ısırılan karısı Eurdike ölünce onu geri almak için ölülerin dünyasına gider… Sitar çalıp şarkı söyleyerek ölüm tanrılarını kandıracak, genç ve güzel eşini yaşama döndürecektir. Ama umut ettiği gibi olmaz. Çünkü tanrılar karısının önünde yürümesini ve asla geri dönerek bakmamasını şart koymuşlardır. Onunla konuşmaması da gerekecektir. Fakat Orfeus dönüş yolunda karısına bakar ve onu ebediyen kaybeder.
Kısaca “şair” Orfeus'un öyküsünde anlatılan ölümün sınırlarının önüne atılışı, cesareti, yasakları çiğneyişi ve görünmeyenin karşısına dikilip bakmaya cüret edebilen nitelikler bir yaşamın da simgesi kabul edilebilir. Tabii bu bakış aydın olma kimliğini devrimci sorumlulukla taşımayı gerektirir. Şiir, bir yanıyla bireyin tüm yaşantısını bir yanıyla da onun toplum içindeki görüntüsünü yansıtır. Çünkü sanat baskı altında olanın yanında, egemenin de karşısında yeralmadıkça bir gösteriş aracı olmaktan öte geçmiyor.
Geleneksel ve çağdaş şiirimiz bu sorumluluğun yükünü omuzlayabilen isimlerle doludur. Pir Sultan, Köroğlu, Dadaloğlu, Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe ve Hasan Hüseyin gibi nice halk ozanımız ve toplumcu şairimiz iyiden, doğrudan, haklıdan yana çıkıp bu yükü sırtlandıkları yolda az sıkıntı ve acı çekmemişlerdir. Fakat onlar sanatın, bilimsel bilgiyi daha gencecik yaşlarında özümseyerek evrensel sorumluluk duygularıyla halktan, doğrudan yana hem bilinçleri hem de bu duyarlılıklarıyla birleştirip yaşamla da bağını kurmuşlar ve kitleler, emekçiler için daha hakça daha güzel bir yaşamın aracı olan sağlam bir estetik yapıya dönüştürmüşlerdir. Bu açıdan halkçı, toplumcu sanatı ve sanatçıyı ayrı tutmak gerekir. Bu isimler, bugünkü gibi kendisine sanatçı yaftası takılan sıradan isimlere hiç benzemezler. Çünkü hepsi yaşadığı çağda direncin simgesi olmuşlar ve günümüzde de birer direniş sembolü sayılırlar.
Şiir toplumsal bir sorunun çözümüne yardımcı olmalıdır ve şair de sınıfının arzularını bilmelidir diyen Mayakovski, yazın yaşamında bireyciliği, aşağılık ve kudurmuş çıkarcılığı yıkın diyor. Günümüzde egemen kültürün etkisiyle sanat kitlelerden kopartılarak gerçek işlevinden uzaklaşmıştır. Bunda hiç kuşkusuz en temel rol, gerçek sanatın yaratıcısı olan halkın ve emekçilerin üretim sürecinde aslında hiçbir zaman yeralmadıkları popüler kültürü pompalayan burjuvazinin tekelindeki medyanındır. Kültür ve sanat neo-emperyalist küreselciler, çıkarcı kompradorlarla kendisi için varolan küçük burjuvazisi için egemenliklerinin sürdürülmesinden başka bir şey değildir.
Günümüzde bu egemenliği sağlayan araçlar o kadar gelişti ki kitle iletişim aracı adını aldılar. Geçen yüzyılın hemen hemen başlarında önce radyo daha sonra da TV ile yaygınlık kazanan kitle iletişime geçen yüzyıl sonunda internet teknolojisi de eklenmiş oldu. Hegemonun güvenlik ve haberleşme amaçlı kullandığı bu aracın kitlelerin hizmetine sunulması boşu boşuna değil, çünkü yeni sömürgeciliğin egemen ideolojisi için kitlelere meta sunumunda farklı seçenekler sunacak olgular da devreye girmeliydi, girdi de… Günümüzde bireyci, tüketim kültürünü yansıtan araçlardan biri olarak internete de kuşkuyla bakmak gerekir.
Ama her şeye rağmen internetin sanal gibi görünen dünyasında egemenlerce dayatılan yoz ve çürümüş değerlere karşı savaşabilen şövalyeler, şiir emekçileri var. Halkın acılarını paylaşıp coşkusuna ortak olan, mücadelesini yansıtıp umutlarını yeşerten, gerçek sanatın, onlarla birlikte türkü söyleyen emekten yana sanatın yaratıcıları var.
Bülent Özcan da bu yaratıcılardan birisidir. Düşlerde aradığı sevdayı yüreğinde koruyup büyütebilecek kadar hassas, tutkulu bir şiirkolik, bir şiir havarisi. 1973 doğumlu bu genç şair 20'li yaşlarda yazdığı şiirlerde bile anayurdundan uzakta kederli yoksulluğunu düşünecek kadar duyarlı.
Ömür öğüten koşullara direnen şairane bir Donkişotluk onunkisi. İlk şiirlerinde sanki biraz Ahmet Arif, biraz Ahmet Telli'dir. Biraz da o dilinden düşürmediği Ataol Behramoğlu'dur. “Devran Ters Yöne Dönüyor”, “Ayağa Kalk Diren Halk” gibi şiirlerinde bunu görürüz. Her ne kadar izlenimci, imgelerle bezeli son şiirlerine rağmen; düşünceleri, kendine özgü biçemiyle devrimci, evrenselden, toplumcu şiirden yanadır.
Şiiri bir yaşam biçimi görüp kendi açıklamasına göre şiire adanmış bir ömür sayan Bülent Özcan, şiire vurgun bir şairdir. Hani “şiir, şiirle öğrenilir” demiştir ya Cemal Süreya, Bülent Özcan da , kendisiyle yapılan bir söyleşi de genç şairlere: “Şiir ustalarının şiir kitaplarını okumalarını, Türk ve Dünya şiirini çok iyi özümsemelerini, şiiri her şeyden çok önemsemelerini, ciddiye almalarını” salık veriyor. Şair, tüm insancıl yanlarıyla herkesin yaşamından anlam çıkaran bir bilge, bir kâhin; bir yol gösterici, bir öncüdür aynı zamanda. Bülent Özcan da bunları görmek mümkün. Özellikle de, “Ağıtı Yaralı Kuşlar Konar Alnıma” adlı şiirinde bu çok belirgin bir şekilde hissediliyor. Doğru bildiğini her zaman her yerde, her ne pahasına olursa olsun söyleyen bir şair Bülent Özcan. 90'lı yılların ilk yarısında, Samsun'da yayımlanan Kuzeysu adlı dergide yayımlanan bir yazıda, “Doğrucu Davut” denmiştir O'nun için. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemez. İnsanı insan eden değerlerin yılmaz savunucusudur. Bütün köylerden kovulmayı göze almıştır.
O, şiiri, sanatı yaşıyor. Sözünü zamana söylüyor. Şiirini zamana düşürüyor. Evrensel bilgiyle düşünüyor...
Bülent Özcan 1995 yılında Bağbozumu adlı bir Ortak Betik yayımlamış. Şiirlerini ise iki kitapta toplamış. İlki 1994'te “ En Güzel Ben Ölürüm ”; diğeri ise, 2002'de yayınlanan “ Gelincik Tozları ”.
Ahmet Haşim: “En zengin, en derin ve etkili şiir, herkesin istediği tarz ve duyarlılıkları kapsayan şiirdir” der. Ataol Behramoğlu'nun dizelerindeki gibi binlerce kilometreye yayılan bir yürek ve bu yürekle beslenen her yere yetişme duygusu taşıyan Bülent Özcan da, her kesime seslenmesini bildi. Sanat yaşamında yaptığı eylemlilikler unutulmadı.
Yolun açık olsun güzel şair…
Tamer UYSAL |