ANASAYFA FELSEFE ANTOLOJİ YAZILAR LİNKLER İLETİŞİM
Anasayfa
Felsefe
Antoloji
Linkler
İletişim
 
Bilimsel Araştırma
Yorum Sayfası
Makale & Deneme
Genç Kalemler
Edebiyat Köşesi
 
bütün yazılar!
 
 Edebiyat, Tarih, İktisat, Din, Jeopolitik, Felsefe, Metafizik
 
   Adam Zengin Olur mu?
   Mustafa ÖZEL  
 
Malları ve çocukları en çok olan bizleriz,
azaba uğratılacak da değiliz," derlerdi. Sebe-35

"Mal vasıtasıyla insan, köleleri mülkiyetine geçirmeye, hür insanları da köleleştirmeye; gönüllerini kendine bağlayamasa bile, bedenlerinde ve şahsiyetlerinde tasarrufta bulunabilmek için, gerekirse zor ve galebe yoluyla onlara baş eğdirmeye çalışır." Gazali, İhya.

"Batılı insan hür gibi görünüyor bize, ferdiyeti çok ilerlemiş gibi görünüyor. Bence bu iki görüntü de sahtedir. Batı insanı halen de iki türlü köledir. Batıdaki sınıf gerçeği insanı, istesin istemesin, ferdiyetinden vazgeçmek, hürriyetlerinden vazgeçmek sonucuna götürüyor. Batıda kişisel hürriyete geçmeye fazla önem verilişi,bu sınıf köleliğinin ve ekonomik köleliğin olağan sonucudur, reaksiyonudur. Aslında gerçekten hür olan insanlar, gerçekten ferdiyeti gelişmiş olan insanlar ne hürriyet üzerinde, ne de ferdiyet üzerinde bu kadar durmazlar." Kemal Tahir

"Adam zengin olmaz!" Maraşlı Meczup Zeki, elinden düşürmediği kocaman sopasını her gördüğü topluluğa doğru sallar ve "Cemaat, size bir çift sözüm var, deyivereyim gidivereyim" dermiş. "Buyur, Zeki Ağa, deyiver sözünü" dediklerinde, "Adam zengin olmaz, zengin adam olmaz!" deyip gidermiş.

Bu hadiseyi bana halen hayatta olan Maraşlı tecrübeli bir tüccar-politikacı anlatmıştı. Anlatışında hem bir "deli hikayesi" nakletme havası, hem de gizli bir tasdik vardı. Bana Müslüman Anadolu'nun "bilinçaltını" ifşa ediyor gibi gelmişti. Ne var ki, o güne kadar okuduğum eserler bana böyle bir düşüncenin İslamî olamayacağını söylüyordu. Nasıl oluyor da, Müslüman bir ahali, gayr-ı İslami bir ilkeyi bu ölçüde benimseyebiliyordu? Bu yanlış (hatta kasıtlı) bir telkinin mi, yoksa haklı bir tepkinin mi sonucuydu? Peygamberi tacir olan bir ümmetin mensupları nasıl böyle düşünebiliyorlardı?

Son Peygamber, Mekke'de doğmuş ve büyümüştü. Mekke, tarıma elverişli olmaması yüzünden, insanların büyük ölçüde ticaretle uğraşmak zorunda kaldıkları bir belde idi. Aynı zamanda beynelmilel (Hind-Bizans-Avrupa) ve bölgesel (Yemen-Irak-Suriye) ticaret yollarının üzerindeki önemli bir uğrak olan Mekke, kutsal bir yapı olan Kâbe'nin varlığından ötürü güvenli bir belde idi. Bu güvenlik ticari ilişkileri kolaylaştırıyor ve Mekke ahalisi için önemli bir gelir kaynağı oluyordu. Kur'an'daki bir âyette bu duruma şöyle işaret edilmektedir. "Onları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün toplandığı güvenli ve kutlu bir yere (Mekke) yerleştirmedik mi? (28:57)
Vahiy, indirildiği toplumun temel vasfına uygun olarak, ticari denebilecek bir gramere sahiptir. C.Torrey bu hususta şu tesbiti yapmaktadır. "Dini düzleme aktarılan ticari terimlerin sayısı dikkate şayandır. İnsanların amelleri bir kitapta kayıtlıdır; Yargılama, hesap görmedir; mizan kurulur ve ameller tartılır; her can, işlediği ameller karşılığında rehin tutulur; amelleri uygun bulunursa, ücretini alır; Resul'ün davasına destek olmak, (Allah'a) borç vermektir." (1)İman etmek, kârlı bir alış-verişyapmaktır.

Cahiliye Mekke'si devrin şartlarına göre ileri ölçüde gelişmiş bir ticaret merkeziydi. Haram aylarda şehrin civarında muntazam panayırlar kurulurdu; bunların en önemlileri Ukaz, Mecenne ve Zu'l-Mecaz idi. Hz. Peygamber'in dedesi Haşim tarafından geliştirilen mudarabe sistemi ile Kureyş içinde bir nevi sermaye ortaklığı kurulmuş ve Harem sınırlarının dışında da ticari faaliyetlere girişilmişti. Mekke'den uzak mahallerde iktisadi güvenliği sağlayabilmek için îlaf kurumu geliştirilmişti. Buna göre, Kureyş kervanlarının geçtiği yollar üzerinde bulunan kabileler bu kervanların geçiş güvenliğini sağlayacak, bunun karşılığında kendilerinin ürettiği mallar Mekke tüccarı tarafından uzak pazarlarda satılıp bedeli kendilerine teslim edilecekti. Bu durumda hem Mekke sermayesi güçleniyor,hem civardaki kabile ekonomileri gelişiyor, böylece Mekke merkezli geniş bir ekonomik alan oluşuyordu. Büyüyen sermayelerini kendi kabile ekonomileri içinde kullanamaz hale gelen tacirler Mekke'ye göç ediyorlardı. Mekke'ye yerleşen her tacir, hilf anlayışı gereğince, kendi dengi olan bir tacirle ittifak kurmak zorunda olduğundan, tüccar sermayesi daha da güçleniyor ve dar alanlara sığamaz hale geliyordu. Çağdaş bir araştırmacının tesbitlerine göre; Haşim kabile reisleriyle akdettiği îlafi Suriye'ye giden ticaret yolu boyunca temin edip orada karşılaştığı Bizans liderlerini Tüccarü'l-Arap olan Kureyş'le iş yapmaya ikna etti. Sonra, Gaza ve Busra gibi Mısır ve Suriye pazarlarını ziyarete başlayan Mekke tüccarı için Suriyeden emniyetli geçişi temin etti. Onun başlattıgı adeti kardeşleri devam ettirdi. Nevfel Irak'a giden yolu açtı, Abdüşşems Habeşistan'la olan ticareti geliştirdi, Abdülmuttalib ise Yemen ticaretini. Mekke tacirleri aynı zamanda gemi kiralayıp alış-verişlerini Kızıl Deniz ve ötesine götürmekle meşhurdular. Haşim'in yenilikçi yaklaşımı Mekke'nin tüccar sermayesine daha büyük bir hareketlilik veriyor ve Mekkelilere beynelmilel ticarete katılma fırsatı yaratıyordu. (2)

Mekke büyük bir ticaret merkezi olma yolunda mesafe kat ettikçe, tacirlerin yanısıra geniş bir hizmet sınıfı oluşmaya başladı. Bu durum hem toplumsal bir tabakalaşmaya, hem de sınıf içi çatışmalara yol açıyordu. Mekke tüccarı, elde ettiği servetten ötürü kibirleniyor ve tıpkı bu dünyada olduğu gibi öbür dünyada da itibar göreceklerini vehmediyorlardı. Kur'an'da onlârın bu durumlarına birçok defa işaret edilmektedir.

"Malları ve çocukları en çok olan bizleriz,
azaba uğratılacak da değiliz, derlerdi." (34/35)

"(Siz de) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar kuvvetçe sizden daha yaman, mal ve evlatça sizden daha çok idiler. Onlar (dünya malından) kendi paylarına düşenle zevklerine baktılar, sizden öncekilerin paylarına düşenle zevklerine baktıkları gibi, siz de kendi payınıza düşenle zevkinize baktınız ve (batıla) dalanlar gibi siz de (batıla) daldınız. Onların amelleri dünya ve ahirette boşa gitmiştir ve onlar ziyana uğrayanlardır." (9/69)

Sınıf içi çatışmaların şiddetini en iyi belgeleyen hadiselerden biri hılfu'l-fudûl adı verilen ittifakın kurulmasıdır. Nispeten güçlü kesimler iktisadi ilişkilerin boyuna kendi lehlerine sonuç vermesini sağlamak için, yeri geldiğinde kaba güç kullanmaktan çekinmiyorlardı. Bu durum hem iç güvenliği zedeliyor, hem de civar bölge tüccârlarının Mekke panayırlarına itimadını sarsıyordu. Kureyş içinde Benû Ümeyye fırkası diğerlerine baskı yapıyor ve iktisadi rantın büyük bir bölümüne el koymak istiyordu. Bunun üzerine Benû Haşim, Zühre ve Teym firkaları biraraya gelerek kendi ittifaklannı kurdular. Muhammed Hamidullah hılfu'l-fudûl'ün tesisini şöyle tasvir etmektedir: Zengin ve itibarlı bir şahıs olan Abdullah bin Cüd'an'ın evindeki törene genç, ihtiyar Mekkelilerden kalabalık bir grup iştirak etti ve şöylece yemin ettiler: Allah'a yemin ederiz ki hepimiz mazlum ile birlikte zalime karşı, bu zalim mazlumun hakkını verinceye kadar, bir el gibi olacağız. Bu ittifakımız, denizde bir tüyü ıslatabilecek kadar su kalıncaya dek ve Hira ve Sabir tepeleri yerinde durdukça ve mazlumun iktisadi durumunda eşitliğe tamamen riayet edilerek devam edecektir." (3)
Cengiz Kallek'e göre, hılfu'l-fudûl âmilleri, hedefleri ve sonuçları bakımından tamamen karşılıklı iktisadi çıkarları idameye yönelik bir müessese olup; Kureyş'in itibarını koruduğu gibi, tehlikeye düşen ticari güvenliğin, ardından piyasaya, zayıfların gözetildiği bir insaf ve güven ortamı kazandırmıştır. Temeldeki iktisadi çıkar endişesine. rağmen, zulme karşı oluşunu takdirle karşılayan Hz. Peygamber de bu konuda hissiyatını şu sözlerle dile getirmiştir: "Abdullah bin Cud'an'ın evinde öyle bir antlaşmaya tanıklık ettim ki orada bulunmayı kırmızı develere değişmem. İslam'da öyle bir şeye davet edilsem muhakkak giderdim." (4)

Öyle anlaşılıyor ki, Mekke'nin önde gelenleri iktisadi sistem üzerinde tam bir tahakküm kurmuşlardır ve imtiyazlarına karşı çıkılması durumunda hemen tepki göstermektedirler. Hamidullah, Belazuri'den naklen çok öğretici bir hadiseden söz etmektedir:

Zebid kabilesinden bir tacir Mekke'ye mal satmaya geldi. Ebu Cehil başka tacirleri Zebidli ile ticaretten menetti ve kendisi de çok düşük bir fiyat teklif etti. Ebu Cehil'in öyle bir nüfuzu vardı ki, kimse daha yüksek bir fiyat teklif edemedi. Tacir pek üzgün olarak Hz.Peygambere gitti. Resulullah, üç deveden müteşekkil malı mal sahibinin istediği fiyattan satın aldı ve Ebu Cehil ile sert münakaşalar oldu. Belki de bu hadise bir daha asla uzlaşmamak üzere aralarını açtı. (5)

MEDİNE PAZARI
Müslümanlar Mekke döneminde kendilerine ait bir iktisat siyaseti uygulama gücüne sahip değildiler. Bu imkânı Hicret'ten sonra Medine'de elde ettiler. Hz. Peygamber, Medine'de bir yandan Müslümanların siyasi hukukunu belirlemeye yönelik adımlar atarken, bir yandan da Medine Pazarı'nın temelini atıyordu. Ayrı bir pazar kurulmasının başlıca iki amacı vardı:
1) İslamî ilkelerin uygulanacağı bir iktisadi düzen kurulması;
2) bu sayede Müslümanlann iktisadi güç elde etmeleri ve inanmayalların sultasından kurtulmaları.
Medine Pazarı'nda iki temel ilke vazedildi:
1) Pazar yerinde kimse belirli bir yeri sahiplenmeyecektir;
2) vergi alınmayacaktır.

Bu ilkeleri bugün şu şekilde yorumlamanın mümkün olduğu söylenebilir:
1) Siyasi otorite iktisadi hayat içinde rant oluşumunu engelleyici biçimde davranacaktır;
2) piyasa düzenlemeleri üretici ve satıcılar için cazip olacak biçimde yapılacak; böylece hem iktisadi hayata dinamizm gelecek, hem de müşteri konumundaki halk daha elverişli şartlarda mal temin edebilecektir.

Müslüman bir toplumun iktisat düzenini, müdahaleden mümkün olduğunca uzak bir serbest rekabet düzeni olarak tanımlayabiliriz. Hz. Peygamberin narh konulması teklifini "Fiyatları belirleyen Allah'tır" diyerek geri çevirmesini, hiçbir beşeri organizmanın -zorlayıcı bir durum söz konusu olmadıkça- fiyat tesbiti hakkına sahip olmadığı tarzında yorumlayabiliriz: Mesela, hem bir alim hem de bir muhtesib olan İbn Teymiye, nonnal (yani spekülasyondan uzak) piyasalarda resmî fıyat tesbitinin doğru olmadığını söylemektedir. "Normal bir piyasada tüccar ve zanaatkârlar müşteriden maliyet fiyatlarını ve ilaveten risklerinin karşılığı olan bir fazla değeri talep ederler. Daha spekülatif bir piyasa durumunda ise, piyasaya iştirak edenlerin öznel değerlendirmeleri önemli bir rol oynar. Merkezî otoritelerin (kıtlık ve benzeri durumlarda) zaman zaman vuku bulan müdahalesi ahalinin temel ihtiyaçlarının giderilmesi için faydalı olabilir. Ancak, loncalar veya resmî otoriteler tarafından genel fiyat tesbiti, hem verimsiz, hem de etkisiz olması hasebiyle, doğru değildir."(7)

II
Adam zengin olur mu? Acaba, bir serbest teşebbüs, serbest rekabet ekonomisi öngören İslam, Müslümanların zenginleşme, servet edinme ve biriktirme arzularını nasıl karşılamakta, daha doğrusu hangi şartlar altında bir "salih amel" olarak görmektedir? Bu soru günlük hayatta karşımıza şu şekilde çıkmaktadır: Acaba yoksulluğa sabretmek mi daha hayırlıdır, yoksa zenginliğe şükretmek mi? Sabır mı üstündür, şükür mü? Yoksa bunlar birbirinden ayrılması imkânsız iki fiil midir? Hz. Ömer, "Sabırla şükür iki deve farzedilse, hangisine binsem aldırmazdım" buyuruyor.

İbn Kayyım el-Cevziyye, sabrın daha faziletli ve üstün olduğunu savunanların delillerini şöyle sıralar: Kur'an-ı Kerim'in doksana yakın yerinde sabır zikredilmiştir. Hz. Peygamber, "Yemek yediren ve şükreden, oruç tutup sabreden gibidir" buyurmuştur. Burada şükreden, sabredene benzetilip övülmüştür. Kendisine benzetilenin mertebesi, benzeyenin mertebesinden daha yüksektir. Allah Teala şükredenler için "And olsun, eğer şükre,derseniz elbette size nimetimi arttırırım" (İbrahim/7) buyurduğu halde, sabredenlerin mükâfatının hesapsız olduğunu haber vermektedir: "Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir" (Zümer/10).

Şükrün daha faziletli ve üstün olduğunu savunanlar ise, sabrı yüceltenlerin vesileyi gaye haline getirdiklerini söyleyerek şükrün tam hakkını vermediklerini ileri sürmüşlerdir. Allah Teala mahlukatından taleb ettiği şükrü kendi zikrine yakın kılarak bunların her ikisini de mahlukatından istemiştir. Sabır, bunlara giden bir yoldur ve bunların hizmetçisi ve yardımcısıdır. Nitekim Allah Teala, "Siz beni zikredin ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin" (Bakara/152) buyurmuştur.
Sabır ve şükür lehindeki bütün delilleri bir bir sıralayan İbn Kayyım el-Cevziyye, sonuçta Hz. Ömerin konumuna dönmekte ve "Sabır ile şükürden her biri diğerinin hakikatine girer" demektedir. "Şükür, Allah'a taat ve ibadet etmek ve O'na isyan etmemektir. Sabır bunların aslıdır. Taat ve ibadeti edâ ederken çekilen meşakkatlere sabretmek ve günahlardan uzaklaşmaya sabretmek şükrün ta kendisidir. Sabır emredilince, sabretmek şükürdür. Şükür sabırdan sayıldığı zaman, şükrün şükür olması batıl olur. Sabır şükürden ayrıldığı zaman, sabrın sabır olması da batıl olur."(8)

Pratik hayatta şükür daha çok zenginlikle (bahşedilen nimetlerin çokluğu ile), sabır ise yoksullukla bağlantılıdır. Varlığa şükretmek, yokluğa sabretmek. Müslüman çoğunluğun bu ikisini aynı derecede tuttuğunu, kavillerinde yoksulluğa, fıillerindeyse zenginliğe mütemayil olduklarını söylemenin tarihî (ve fıtri?) gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar umumiyetle ihtiyaç duyduklarından daha fazla maddi varlığa sahip olmak isterler. İmam-ı Gazali'ye göre bunun birinci sebebi gelecek korkusudur. "Korkan insan, kötümser olur. Dolayısıyla, mevcut ihtiyaçlarını karşıladığı anda bile, uzun hesaplar (tul-i emel) yapar. Hatırına, ihtiyacına yeten malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç duruma düşebileceği gelir. Bir kere bu hatırına gelince de gönlüne korku dolar ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi bir afet halinde başvurabileceği başka bir malının da olduğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik duygusundan başka şey dindiremez olur. Artık o, geleceği için beslediği korkudan ve hayata olan sevgisinden dolayı, habire uzun bir ömrü, hücum eden ihtiyaçları, malların afetlere maruz kalma ihtimalini hesap edip durur. Netice olarak da bu hal, onu korkusunun tek çaresi olarak gördüğü, ihtiyaçtan fazla mal toplamaya iter. Gazali'ye göre bu öyle bir korkudur ki, belirli hiçbir mal miktarı onu dindiremez. Böylelerinin durabileceği son nokta, dünyadaki her şeye sahip olmalarıdır."(9)

Servet peşinde koşmanm ikinci ve daha kuvvetli saiki, insanoğlunun rububiyet eğilimidir. Gazali'ye göre, mayasındaki rabbani özellik icabı insan ruhu rububiyeti sever. Rububiyetin anlamı, kemalde eşsiz ve varlıkta tek ve rakipsiz olmaktır. İnsan, kamil olmayı, ötesi olmayan bir amaç olarak, kendi içinde bir amaç olarak arzular. Ancak, varlıkta tekleşerek kemale erme imkâm olmayınca, bu sefer diğer bütün varlıklara hükmetme yoluyla kemale erme ihtiyacını tatmin etmek ister. İnsanlar üzerinde hakimiyet, onların ruhlarını ve gönüllerini kendine ram etmekle mümkün olur. Gönüllerin ram olması ancak sevgiyle, sevgi ise ancak sevilende bir kemale inanılmasıyla mümkün olur. Böyle bir kemal yoksa, o zaman insanoğlu bunu mal çokluğu ile dengelemek ister. "Mal vasıtasıyla insan, köleleri mülkiyetine geçirmeye, hür insanları da köleleştirmeye; gönüllerini kendine bağlayamasa bile, bedenlerinde ve şahsiyetlerinde tasarrufta bulunabilmek için, gerekirse zor ve galebe yoluyla onlara başeğdirmeye çalışır."(10)

İbn Haldun'a göre, şayet insanın kazancı zaruret ve ihtiyaç kadar olursa, o kişi için bir geçim olur. Bu miktardan fazla olursa, o vakit de bir servet ve sermaye (müterakim mal) olur. Sözkonusu hasılatın ve biriktirilmiş malın menfaatı şayet belli bir insana ait olup çıkarlarında ve ihtiyaçlarında harcamak suretiyle bunun semeresi onun için husule gelirse, buna rızk denir. İnsanın çabası ve gücü ile hasıl olan bir malı, o insan fiilen faydalanmaksızın, bir kimse ondan alarak mülkiyeti altında bulundurursa, bu takdirde o kesb adını alır.(11) İbn Haldun, şahsi serveti umumiyetle şüpheli görür ve servetin kaynakları arasında neredeyse hiçbir verimli ve rasyonel kaynağı saymaz. "Ona göre, büyük kişisel servetleri çalışmakla, iktisadi sebeplerle açıklamak mümkün değildir. Aksine, saydığı servet edinme yollarının hemen ta-
mamı iktisat dışı ve ahlâkî yönden de oldukça lekeli kaynaklara dayanmaktadır. (12)

Müslüman düşünürler, bir yandan servet elde etme arayışının, şükür kapısı açık tutulmak şartıyla, meşru olduğunu belirtirken; diğer yandan, meşru servet biriktirmenin zorluğuna işaret etmektedirler. Acaba zenginleşme arayışı; gerek devletin, gerekse halkın zenginleşmeye bakışları Osmanlı döneminde nasıl olmuştur? Bu soruya verilebilecek ilmi bir cevap, Anadolu'nun yukarıda işaret edilen "bilinçaltını" açığa çıkarmamıza yardımcı olabilir.

2 Osmanlı, bir İslam "devleti" idi. Yani İslam dinini bir inanç ve ideoloji olarak benimsemişti. Ekonomisi de bugünkü ifadeyle bir "özel sektör" ekonomisi idi. Üretim ve ticaret faaliyetlerinin yanısıra; yol, köprü, baraj gibi alt yapı hizmetleri bile özel kişi veya kurumlar (çoğunlukla vakıflar) tarafından yapılıyordu. Kapitalist Avrupa'dan tek farkı, üretimde verimlilikten ziyade kaliteye ve ihtiyaç tatminine önem verilmesiydi. Kâr hadleri üzerinde umumi bir baskı vardı. Bu durum istismarcı bir "kapitalist" zümrenin ortaya çıkmasını önlüyor, ama aynı zamanda imalat faaliyetlerinin cazibesini azaltıyordu. Osmanlı iktisat sisteminin üç temel unsura dayandığını belirten tarihçi Mehmet Genç, bunlan şöyle sıralamaktadır: iaşe, fıskalizm ve gelenekçilik.

İaşe (provizyon) ilkesi iktisadi faaliyete tüketici açısından bakan görüşün dayandığı ilkedir. Buna göre, iktisadi faaliyetin amacı, insanların ihtiyacını karşılamaktır. Binaenaleyh, üretilen mal ve hizmetlerin mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olması, yani piyasada mal arzının mümkün olan en yüksek düzeyde tutulması hedeftir. Bu ilkeyi geçerli kılabilmek üzere, Osmanlı devleti ekonomide mal arzını bollaştırmak, kalitesini yükseltmek ve fiyatını düşük tutmak için üretim ve ticaret üzerinde sıkı şekilde yürütülen bir müdahaleciliği benimsemişti.(13)

İaşe ilkesine dayanan iktisadi politika için ihracat, üretim faaliyetinin hedefi olamazdı. İthalat ise mümkün olduğu, kadar serbest olmalıydı; çünkü mal arzını bollaştırıyordu. Dış ticarette "ihracatı zorlaştırıcı ve kısıtlayıcı, ithalatı ise kolaylaştırıcı ve teşvik edici" Osmanlı politikası tam bir "anti-protectionist" politikaydı ve geleceğin laissez-faire teorisyenlerine parmak ısırtacak vasıftaydı. Genç'e göre, ikinci ilke gelenekçilik idi. Gelenekçilik, sosyal ve iktisadi ilişkilerde yavaş yavaş
oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme, değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir degişme ortaya çıktığı takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesini hakim kılmaktır.

Bu hususta konulacak ilk denge, üretim ile tüketim arasındaki denge idi. Tüketimi arttıracak nitelikteki her değişme eğilimi bertaraf ediliyordu. Sabri Ülgener'e göre, onbeş ve onaltıncı asırlarda, İran içlerinden Güneydoğu ve Orta Anadolu'nun kervan yollarına kadar uzanan geniş bir saha üstünde ve hem de en ileri manada bir "ticaret kapitalizmi" mevcut iken, bu kapitalizmin üretimi kamçılayamaması ve (Avrupa'dakine benzer) bir sanayi kapitalizmine dönüşememesi başlıca iki sebepten kaynaklanıyordu: 1. Rantabilitede geri kalış; 2. Sermaye ortaklığında ve teşkilatında gerileyiş.(14) Şerif Mardin de bu görüşü paylaşmakta ve "Osmanlı devlet adamlarının
uzun zaman yapamadıkları fikrî atlama, harbe dayanan bir iktisadiyat anlayışından vazgeçip, verimlilik esasına dayanan yeni bir iktisadi anlayışa geçmemiş olmalarıdır, demektedir." Her iki düşünür de dolayısıyla gelenekçilik" kavramının Osmanlı sistemindeki ağırlığını dile getirmiş olmaktadırlar.
Osmanlı iktisat düzeninin üçüncü ilkesi fıskalizmidi; yani, devlet hazinesinin gelirlerini azamiye, çıkarmak, giderlerini ise asgariye indirmek. Fakat giderlerin hızlandığı, ekonomideyse teknolojik yenilenmelerin (dolayısıyla verimlilik artışının) olmadığı dönemlerde, fazla giderleri daha yüksek vergilerle dengelemek ortaya büyük meseleler çıkarıyordu. İaşe ve gelenekçilik ilkelerinden ötüru' parasal ilişkiler, yani ticaret ve mübadele alanı sınırlı kalıyordu. Bu sınırlar gevşetilip parasal katkı-
nm güçlenmesine imkân verildikçe, "toplum içinde ticaret ile uğraşanlar güçlenecek, büyüyecek ve zenginleşecekti. Böyle bir zümrenin doğması, sosyal/siyasal dengeyi sarsabileceği için arzuya şayan değildi."(16) Bu tavır kendini en iyi narh uygulamasında gösteriyordu: faiz hadlerinin yüzde 15-25 arasında seyrettiği bir ekonomide, esnaf ve tüccara normal kâr haddi olarak en fazla
5-15 arası bir marj tanınıyor, daha yüksek kâr arayışları şiddetle cezalandırılıyordu.

Halil İnalcık'ın belirttiğine göre, tıpkı Memluklar gibi, Osmanlılar da şehirlerde geleneksel lonca yapısını muhafaza etmeye çalışıyorlardı. "Bu tutucu siyaset herhangi bir yeniliğin toplumu kargaşa ve anarşiye sürükleyeceği ve bunun sonucunda devlet hazinesinin gelir kaybına uğrayacağı fikrinden kaynaklanıyordu. İdarî ve askerî menfaatler fiyatlarda ve malların kalitesinde istikrar gerektiriyordu. Bu muhafazakâr siyaset, ıslahatçı Osmanlı devlet adamlarının Avrupa'nın liberal fıkirlerine kucak açtıkları ondokuzuncu yüzyıla kadar devam etti. Yakın-doğu ekonomisinin lonca sisteminin sınırlamalarından kurtulmasını önleyen ve güçlü bir Osmanlı burjuvazisinin meydana gelmesini engelleyen, işte bu muhafazakârlıktı."(17)

Bana öyle geliyor ki, Mehmet Genç ve Halil İnalcık hocalarımın tahlilleri meselenin sadece bir yüzünü aydınlatabilmektedir. Ticaret alanında vuku bulmakta olan gelişmeler, servetin asıl kaynağının toprak olduğu bir dünyada "servet peşinde koşmanın" ve bu suretle ayrı ve güçlü bir toplum tabakası oluşturmanın genel bir açıklaması olamaz. Burjuvaziyi sadece ticaret alanında aramak, ilk örneklerin nasıl ortaya çıktığını ve bunun tarım kesimindeki gelişmeleri nasıl etkilediğini anlamak bakımından önemlidir. Fakat, asıl serüven kırsal kesimde cereyan etmiştir. Klasik kapitalizmin temel, örneği (İngiltere) ile modern kapitalizmin biricik örneği (Japonya) köylerdeki
servet birikiminin üzerinde yükselmişlerdir.

Onbeşinci yüzyıl, İngiliz köylülüğünün altın çağıydı.(18) Köylüler (doksan dokuz yıla kadar uzanan) uzun-vadeli kiralarla toprak işletebiliyor ve tarım ürünlerinin fıyatları muntazaman yükseliyordu. 1500 ila 1640 arasında yiyecek fiyatları yüzde 600 arttı. Kiraların nispeten istikrarlı seyretmesi, buna karşılık pazara yönelik ürünlerinin fiyatlarının giderek artmasıyla, birçok zengin köylü maliyetlerinin üzerinde bir fazlalığı biriktirmeye başladılar. Bu köylüler küçük toprak parçalarını satın alabiliyor ve (gübrenin en önemli kaynağı olan) hayvancılığa yatırım yapabiliyorlardı. Bu durum tarımda verimliliği arttırıyor ve tarımsal ürünlerin fiyatlarındaki göreli artışın yarattığı avantajla beraber servet biriktirme güçleri katlanıyordu. Yoksul, borçlu köylülerin arazilerini satın alarak köylü toplumunun küçük meta üretimiyle meşgul bir üst sınıfını oluşturan bu tabakaya yeomen denmektedir. Bunlar, 'bir grup ihtiraslı, saldırgan küçük kapitalist' olarak tasvir edilmektedir.(19) Çitleme hadisesi ilk olarak bunlarla başlamıştır. Yoksul köylüler topraklarından koparılarak, buraları çayır haline getirilmiş ve gerek yün hammaddesini temin, gerek tarımda verimliliği amaçlayan gübre temini için hayvancılık yapılmıştır. Onaltıncı yüzyılın başlarına gelindiğinde, köy toplumundan hem yerli bir yan-soylu sınıf (gentry), hem, de yerli bir proleterya doğmuştu. (20)

Köy toplumunun kendi içinde farklılaşarak zengin ve yoksullar olarak ikiye ayrılması, yoksulların zaman içinde büsbütün yoksullaşarak üretim araçlarından tamamen kopmaları ve zenginlerin emrindeki proleterlere dönüşmeleri onsekizinci yüzyıldan itibaren Japonya'da da görülen ve modern kapitalist-işçi karşıtlığının modelini oluşturan bir gelişmedir. 'Feodal' Japonya'da tipik olarak
her köyde bir iki büyük arazi, birkaç orta ölçekli arazi ve çok sayıda küçük toprak parçası bulunmaktadır. Büyük araziler en küçüklerin on, yirmi katı kadardır; hatta yüz ve daha fazla misli olanlar bile vardır.(21) Johannes Hirschmeier, geleneksel Japon köyündeki mülkiyet ilişkilerini
şöyle tasvir ediyor:

Tokugawa tarım sistemi toprağın tümünün nominal mülkiyetinin feodal beye (ryoşu) ait olmasına dayanıyordu; bey de, toprağın kullandırılmasına karşılık olarak köylüyü vergiye bağlama hakkına sahipti. Bölgeye ve toprağın niteliğine göre değişmekle beraber, hasatın onda dördü beye gidiyor, onda altısı ise köylüye kalıyordu. Toprağın satılması ve belirli bir büyüklüğün altında parçalara ayrılması yasaktı. Köylüler tutumlu yaşam ve beye düşen kısımdan kendi tüketimleri için harcamama hususunda sürekli telkin altındaydılar. Köyler umumiyetle beş sileden (gonin gumi) oluşan alt bölümlere ayrılıyorlardı ve her grup bir vergi birimi sayılıyordu. Hem köy hem de beşli grup içinde toprak mülkiyeti eşitsiz biçimde dağılıyordu. Birkaç zengin ailenin yanı başında, çok az miktarda toprağa sahip olan sayısız köylü aileleri bulunuyordu. Yoksullar zenginlerce kiralanıyor ve emeklerinin karşılığı olarak kendilerine bir miktar ekilecek tarla veriliyordu. Zengin ve yoksul köylü arasındaki bu ilişki (oyabun-kobun) toplum içindeki karşılıklı bağımlılığın diğer önemli bir halkasını oluşturuyordu. Oyabun, zayıf kobun'un sadece işvereni değil, aynı zamanda hâmisi ve temsilcisiydi.(22)

Böyle bir sınıfsal yapı içinde, gerek beylerin, gerekse zengin köylülerin zamanla daha fazlâ servet biriktirme yönünde hareket etmeleri ve nüfusun büyük bölümünün ellerinde kalan son toprak parçasını da terkedip proleterleşmesi kaçınılmazdı. Acaba benzer bir gelişme Os- manlı toplumunda niçin meydana gelmedi? Can alıcı soru budur ve bu soru cevaplandırılmadıkça Osmanlı toplumunda modern burjuvazinin niçin boy vermediği açıklanamaz.

Halil İnalcık'a göre, Türkiye'nin ana ekonomik karakteri olan, küçük köylü aile işletmelerine dayanan sosyo-ekonomik yapıyı Osmanli miri toprak rejimi ve çifthane sistemine borçluyuz. Türkiye ekonomisi ve sosyal yapısı 1950'ye kadar Osmanlı dönemindeki asırlık geleneksel esas karakterlerini korumakta idi. Geleneksel tarım ekonomisinin ana üretim aracı, bir çift öküz ile çekilen sabandır. Her köylü ailesine bir çift öküz ile sürülebilecek olan bir toprak parçası tahsis edilmiştir. Bu topraklar tapuludur. Tapu rejimine göre tasarruf edilen arazi satılamaz, hibe ve vakıf edilemez. Bunlar babadan oğula bir işletme birliği olarak geçen raiyyet çiftlikleridir. Köylü bunu kendisi işlemek zorundadır. Üretim işini kendisi düzenler. Üretim araçları olan öküz, saban ve tohumu kendisi sağlar ve bağımsız bir işletme ünitesi olarak toprağı kendisi işler. Devlete ve sipahiye karşılıksız hiçbir hizmet yapmaya mecbur değildir. Onun emeğini kimse karşılıksız sömüremez. Bu anlamda Osmanlı köylüsü hür ve bağımsızdır. İmparatorluk bürokrasisinin esas vazifelerinden biri bu rejimi korumaktır. Bizans ve Osmanlı imparatorluklarında reaya yani-çiftçi aileler ve toprak birimi (yani çiftlik = bir çift öküzle işlenebilen arazi ünitesi) büyüklere karşı daima titizlikle korunmaya çalışılmıştır. Bizans'ta dynatoi, Osmanlılarda ekâbir diye anılan varlıklılara karşı köylüler daima "fakir", "yoksul" tabiri ile himayesi gerekli bir sınıf olarak ele alınmıştır. Bu
imparatorlukları köylü imparatorlukları diye vasıflandırmakla abartma yapmadığımıza inanıyorum. (23)

Anadolu müslümanları asırlar boyu "hür ve bağımsız" yaşadılar. Ancak ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'dakine benzer ("burjuva namiyle bilinen") bir ekâbir sınıf oluşturma ihtiyacı hasıl oldu. Bu sınıf, tıpkı bir sera bitkisi gibi, devlet eliyle yetiştirildi. Sırtını devlete ve Avrupalı efendilerine dayayan bu komprador zümre, müslüman ahalinin gözünde hiçbir zaman meşruiyet kazanmadı. Anadolu insanının "adam zengin olmaz" anlayışının temelinde bir takım tasavvufi etkiler bulunmakla birlikte, esas olarak millet çoğunluğunun aleyhine zenginleşmeye doğal bir tepki yatmaktadır. İslamî bir temeli olmayan bu tür zenginleşme, tabiatıyla şükürden uzak, insa-
nın insanı kaba biçimde sömürmesiyle ortaya çıkan bir zenginleşmedir. Tıpkı Cahiliye Mekke'sinde olduğu gibi, Ebu Cehil'lerin hükümran oldukları bir iktisadi rejimin ürünüdür. Bu haklı tepkiyi, her türlü zenginliğin kötü olduğu şeklinde değil, İslamın meşru kabul etmediği zenginleşme biçimlerinden sakınılması gerektiği şeklinde anlamalıyız.

Adam azmeder zengin olur; zengin şükreder adam Olur.
Ve Allah, mülkünü dilediğine, dilediğince verir.

-----------------------------------------------------------------------
1. C.C. Torrey: The Commercial-Theological Terms in The Koran, Leiden, 1892. Zikreden: W.M. Watt, Muhammad's Mecca, Edinburgh University Press, 1988, s. 40.
2. Mahmud İbrahim: "İslamdan Önceki Mekke'de Sosyal ve İktisadi şartlar," Piyasa düşmanı kapitalizm (M. Özel) içinde, İstanbul, İz Yayıncılık, 1993, s. 254.
3. Muhammed Hamidullah: İslam Peygamberi, İstanbul, İrfan Yayınevi, 1966, s. 45.
4. Cengiz Kallek: Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, İstanbul, Bilim ve Sanat Vakfi, 1992, s.23.
5. Hamidullah, age, s. 46.
6. Cengiz Kallek: "Medine Pazarı," İktisat ve iş Dünyası , Mart-Nisan 1992.
7. Louis Baeck: "Klasik lslam Çağının İktisat Düşüncesi," İktisat Risaleleri (ed. Mustafa Özel), İstanbul, İz Yay. 1994, s. 86.
8. İbn Kayyım el-Cevziyye: Sabredenler ue Şükredenler, lstanbul, İnsan Yay., 1989.
9. Sabri Orman: Gazali'nin İktisat Felsefesi, İstanbul, İnsan Yay., 1984, s.161-2. '
l0. Ag.e., s. 165.
11. İbn Haldun: Mukaddime, İstanbul, Dergah Yay, 1983, s. 900.
12. İbrahim Erol Kozak: İbn Halduna Göre İnsan, Toplam ue İktisat, İstanbul, Pınar Yay., 1984, s. 186.
13. Mehmet Genç: "Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri," İ. Ü. Ed.Fak. Sosyoloji Dergisi, 3. dizi, 1. sayı, 1988-89, s.175.
14. Sabri Ülgener: İktisadi Çözülmenin Ahlak ue Zihniyet Dünyası, Istanbul, Der Yay, 1981(1951), s. 133-43.
15. Şerif Mardin: "Türkiye'de iktisadi düşüncenin gelişmesi; Makaleler 11içinde, İstanbul, İletişim Yay., 1990 (1962), s. 45.
16. Genç, agm, s. 184.
17. Halil İnalcık: The Ottoman Empire , London, Wiedenfceld and Nicholson, 1973, e.lb5.
l8. M, postan: The Medievol Economy and Society, Hannondaworth, Penguin, 1975, a.158.
19. Hoskins, Hilton ve Tawney'den naklen David McNally: Political Economy and the Rise of Capitalism, Berkeley, Un. of California Pn·.sa,1988, s.6.
20. McNally, age, s.7.
21. Thomas C. Smith: The Agrarian Origins o( Modern Japan, Stanford, 1959, s. 3.
22. Johannes Hirachmeier: The origins of entrepreneurship in Meiji Japan Harvard, 1964, s.205.
23. Halil İnalcık: "Köy, Köylü ve İmparatorluk," V.-Milletlerarası Türkiye Sosyal ue İktisat Tarihi Kongresi, Ankara, TTK Basımevi, 1990, s. 1-3.
Aynı konuda bkz. Ömer Lütfi Barkan: Türkiye ile toprak meselesi, İstanbul, Gözlem Yay., 1980, s. 125-49.

Mütefekkir romancımız Kemal Tahir, Barkan ve İnalcık'ın eserlerinden hareketle, çeyrek yüzyıl önce şu önemli tesbitleri yapıyordu: "Batı kölelik, derebeylik ve burjuva sistemlerini yaşamıştır. Sistemin kanunlarını biliyoruz. Batı insanı bugün hâli tarihsel kalıntı olarak kendi geçmişinden gelen bu korkunç devrelerin izlerini taşır ve buna kölelik, derebeylik (feodalite) sistemleri kadar korkunç olan burjuva devresinin baskısı eklenir. İnsanlar hür göründükleri halde daha da köle olmuşlardır.
Bu sürekli köleliğin korkusunu hala içlerinde taşımaktadırlar. Batılı insan hür gibi görünüyor bize ferdiyeti çok ilerlemiş gibi görünüyor. Bence bu iki görüntü de sahtedir.

Batı insanı halen de iki türlü köledir. Bence, Batıdaki sınıf gerçegi insanı, istesin istemesin, ferdiyetinden vazgeçmek, hürriyetlerinden vazgeçmek sonucuna götürüyor. Bunu bazan şuuraltıyla, sezgileriyle, atavik yatkınlıklarıyla yapıyor. Batıda kişisel hürriyete geçmeye fazla
önem verilişi, bu sınıf köleliğinin ve ekonomik köleliğin olağan sonucudur, reaksiyonudur. Aslında gerçekten hür olan insanlar, gerçekten ferdiyeti gelişmiş olan insanlar ne hürriyet üzerinde, ne de ferdiyet üzerinde bu kadar durmazlar. Buna karşılık, Doğulu insanın genel görünüşünde sürü davranışı vardır. Kösemenin arkasından hep beraber gider gibidir Fakat bu sürüden biri olmak eğiliminde Batılının idrak edemeyeceği kadar bağımsızlık, hürlük de vardır. Yani hem sürüden biridirler,hem de sürünün tamamen dışında kendi hayatlarını yaşayan özgür kişilerdir. Bu özgürlüğün devam edebilmesi için birçok savunma vasıtaları vardır. Devletin, servetlerin belli ellerde birikmesini önlemesi, devlet sisteminin belli kümelerin ellerine geçip, onların imtiyazı haline
gelmesini, onlara mahsus kapalı bir düzen olmasını önlemesi bu kişi özgürlüğü güveninin başında gelir.

Hulusi Dosdoğru: Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir, İstanbul, Tel Yay, 1974, s. 82-3.